28 Haziran 2012 Perşembe

Verdiğimiz Rahatsızlıktan Dolayı Özür....

      Burayı çok seviyorum. Haberim oluyor böyle işlerden. Yani adamlar yapıyor.

       Alttaki video çok iyi bir fikirle çekilmiş. Hani sigara içen varsa aranızda rahatsız edeyim sizi dedim.

 

25 Haziran 2012 Pazartesi

Bugün Güzel Bir Gün.



     Bugün güzel geçsin diye, tüm iyi halimizi kuşanıp, Egeyle çıktık dışarıya. Ziyapaşa civarı takıldık. Ona kıyafet bana Body Shop yaptık. Parfüm, kapatıcı ve ışıltılı bir baz alıp çıktık. Başka başka yerlere uğrayıp, North Shield'de babamızla yemek yedikten sonra gene döndüm Body Shop'a :) Dedim ki: ''aklım kaldı o mercan rengi rujda, neredeydi, bakabilir miyim tekrar.'' Çok beğendim rengini, %50'de indirim varmış, aldım bir tane.


22 Haziran 2012 Cuma

Serinlik Aşkına...


    Aslında bugün hava çok güzel, esintili ve püfür püfürdü. Yani tam istediğim gibi... Ama biz, biraz daha serinleyelim diye, suya batıp batıp çıkalım, balıklama atlayalım, kursta öğrendiklerimizi anneye gösterelim diye havuza gittik. Oh dedik, serinledik,  geldik.


20 Haziran 2012 Çarşamba

ALOHAAAA 47 :)



Tatil başladıi başlamasına da, sıcaklar iyice bunalttı. Nedir bu havaların hali anlamadım. 47 dereceyi gördü gözlerim. Acil Avşa'ya gitmek lazım. Ege bile geçen gün ''alohaaa, alohaaa'' diye uydurmasyon şarkı söylüyordu. Onun da tatile gidesi var sanırım. Alohaaa :)




12 Haziran 2012 Salı

Başlıksız....


AVUSTURYA LİSESİ’NİN NAZLICAN ÖZKAN’A YAŞATTIKLARI / Bedri Baykam / 5 Haziran 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..



Bu yazıyı lütfen dikkatle okuyun. Özellikle Avusturya Liseli iseniz… Mensubu olduğunuz kurumun nasıl bir uygulamaya bulaştığını görün.
Silivri’ye davayı izlemeye gittiğim günlerden birinde, Tuncay Özkan bana Avusturya Lisesi’ni ömür boyu affetmeyeceğini ve çıkar çıkmaz ilk işlerinden birinin onlarla yüzleşmek olduğunu aktarmıştı. O andan itibaren medyadan bu konuda kulağıma yankılanan haberlerin derinine dalmaya karar verdim. Evvelsi hafta nihayet Tuncay Özkan’ın canı kadar sevdiği sevgili kızı Nazlıcan ile buluşma fırsatım oldu. Yaşadığı drama karşın son derece sağlıklı, metanetiyle dikkat çeken, babasına yakışan bir kız. Kendisini zaten mahkeme salonunda daha önce izlemiş ve etkilenmiştim.
Bir öğrencinizin babası, herhangi bir nedenle hapishanede olsa, o okulun yönetimi olarak ne yaparsınız? Tek seçeneğiniz vardır: Bu öğrenciye her açıdan destek olmak, maddi manevi sorunlarına eğilmek, ona yakın bir akrabanız gibi davranmak… Hele vak’a Tuncay Özkan’ın ki gibi tüm toplumu ilgilendiren tarihi medyatik bir dava ise, gerekirse bir psikolojik destek sağlamayı da gündeminize alabilirsiniz. Aksi düşünülebilir mi?
Bakalım Avusturya Lisesi’nde Nazlıcan neler yaşamış: Tuncay Özkan ilk içeri alındığında okul müdürü Ziya Bey imiş ve çok anlayışlıymış. Ardından Yasin Beşerler gelmiş, işler değişmiş. Çarşamba günleri, Nazlıcan’ın babacığını ziyaret edebileceği günü Tuncay’ın satırlarından okuyalım: “Kızım Nazlıcan, her Çarşamba hiç sektirmeden geliyor. Hasretimiz tarifsiz. İçimizdeki yangın her görüşte daha da büyüyor. Her Çarşamba o nedenle ibadet günü gibi. Alev alev yanan yüreğe benzin döküyoruz. Ateşe uçan pervaneler gibi, cama yapışıyoruz; açık görüşte sarılıyor, koklaşıyoruz.” İşte bu buluşmalar yüzünden Nazlıcan’ın gidemediği Çarşamba okul saatleri, birileri için bahaneyi oluşturuvermiş. Önce iki Avusturyalı öğretmen, “Ergenekon, Nazi örgütü mü?” diye söylenmeye başlamışlar. Aralarından biri, Frau Berger, Nazlıcan’a “Sen gelme sınıfa artık, senden vazgeçtim, kaldın” diye çıkışmış. Nazlıcan’ın derse devam etme arzusu, duvarla buluşmuş. Olaylar bununla kalmamış, muhasebe hocası Frau Braunschmidt, derste kendisine soruları yönelten Nazlıcan’ı tersleyip“Karşımda oturma! Bilmiyorsun, soru soruyorsun. Derste zamanımı alma!” deyivermiş; fakat ruhunda 1940’ların ağır sıvıları dolaşan bu dar bakışlı kadın, bununla da yetinmemiş, Nazlıcan’ın okulda olmadığı bir gün sırasından kitap ve defterleri hışımla alıp bir kısmını çöpe bir kısmını camdan aşağıya atmış. Burada yazımıza bir saniye ara verelim: Bu doğrudan klinik psikiyatrik tedavi gerektirdiği tartışma götürmez hareketleri yapan kişi, “öğretmenlik” gibi bir meslekte barınabilir mi? Bu hareketi yapanı işinde tutan bir “okul” saygınlığını sürdürebilir mi?
O andan itibaren ısrarla Nazlıcan ve annesi okuldaki rehberlik hocası Ayça Hanım’dan randevu istemişler. Ama nafile, diyalog “sağlanamamış”. Bunun ardından Mart 2010’da Nazlıcan’ın tasdiknamesi eline verilmiş! Bu yıl Şubat ayının 29’unda, Nazlıcan CNN’de 5N1K Programı’na katılınca olay alevlenmiş. Avusturya Lisesi ise “iddialara” 2 Mart günü bir yanıt vermiş. Fakat kamuoyunun ateşini söndürmek için ortaya sürülen bildiri içler acısı cümlelerle dolu: Lise’nin iddia ettiği gibi Nazlıcan’ın 45 gün sınırına yaklaşan bir devamsızlığı olduğu, Nazlıcan ve ailesine göre kesinlikle gerçek dışı. “Belki toplasanız 15-16 gün eder etmez“ diyor Nazlıcan. Avusturya Lisesi’nin kaçak güreşi bununla bitmiyor: “2010 yılı Nisan ayında öğrencinin velisi Arzu Özkan, kızının daha başarılı sonuçlar alabilmesi amacıyla, sanat alanında eğitim veren bir okulda okumasını tercih ettiğini belirterek, tasdiknamesini almak üzere başvuruda bulunmuştur.” Bu da tamamen panik içinde desteksiz atış! Çünkü Nazlıcan veya ailesinin ne yazılı ne de sözlü böyle bir talepleri olmuş! Ayrıca tasdiknameyi Nazlıcan’ın eline veren okul, ne özür dilemiş ne de okula dönmesi için talep iletmiş.
Bir baba olarak Tuncay’ın isyanını iyi anlıyorum. Yaşanan bu ayıp, herkesindir. İsyan ederek Silivri’den skandalı takip eden arkadaşımdan bir yurttaş olarak özür diliyorum: Toplum bu denli tepkisiz olmasa, bir lise, böyle Nazivari tavırlara cüret edebilir miydi? Böyle bir okulun mensubu olup içinde insanlık olan herkes, yerin dibinde hisseder kendini… Lisenin değerli mezunlarını ve tüm okul camiasını göreve davet ediyorum!

4 Haziran 2012 Pazartesi

Haydi Balkona !

Bu bankı yaz bitmeden balkonumda görsem, ne güzel olur..