18 Ocak 2009 Pazar

Gönüllü Olmak...

AÇEV'in resmi sitesinden aldığım bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Nerden çıktı şimdi bu diyenler olabilir. Ama ''gönüllülük kavramı, gönüllü olmak'' o kadar güzel anlatılmış ki bu yazıda, ben de sizlerle paylaşmak istedim.


Geçen 2 hafta boyunca bende AÇEV'in Eğitici Eğitimi Seminerine katıldım. Yarın sınavımız var, çocuklar gibi sınav telaşına düştüm,harıl harıl ders çalışıyorum :)


2 hafta boyunca beni , elimde notlarla, kitaplarla bir yerlere gidip geldiğimi gören komşu, esnaf ve arkadaşlar ne yaptığımı merak edip sordular. Bende üşenmedim uzun uzun anlattım AÇEV'i, okuma yazma öğretmek için seminere gittiğimi. Ve ne acıdır ki, destekleyici bir yanıt almadım hiçbirisinden. Genelde, para almadan mı yapacacaksın, eh evde oturmaktan iyidir hadi bakalım, aman uğraşması güçtür şimdi okuma yazma bilmeyenlerle gibi tepkilerle karşılaştım. Ben böyle düşünmemiştim biliyor musunuz, hayal kırıklığımı tahmin bile edemezsiniz.Zaten,ben insanlar beni takdir etsin diye başlamadım bu işe ama bu kadarını beklemiyordum. Anlaşılamamak o kadar kötü bir duygu ki, insan ne yapacağını bilemiyor. Ve anladım ki ''gönüllülük kavramından'' haberi olmayan ya da üzerinde hiç düşünmemiş büyük bir çoğunluğumuz var.


Bu yazıyı işte bu nedenle sizlerle paylaşmak istiyorum. Herşeye rağmen ben herkese gene de sevgilerimi gönderiyorum..




BEN BİR GÖNÜLLÜYÜM...


İçinde “gönül” kelimesi geçen ne çok söz vardır: Gönül koymak, gönül bağı, gönül borcu, gönülsüz, gönül çelen... Ama galiba en güzeli “gönüllü”.... Sözlük anlamı, bir işi yapmayı hiç bir yükümü yokken isteyerek üstlenen. Ben bir gönüllüyüm! Ne mutlu bana! Bugüne kadar sahip olduğum sıfatların içinde içimi en çok ısıtan, beni en çok mutlu eden, gururla her zaman ve her ortamda söyleyebileceğim sıfatım. Ben bir gönüllüyüm! Küçücük yüreğimi, inanamayacağım kadar büyütüp güzellikle, paylaşımla, dostlukla, emekle, sabırla dolduran duygu...


Her şey, 8 Eylül 2002 günü, yani Dünya Okuma Yazma Günün’nde Radikal’de yayımlanan “Okumaz-yazmaz’ımız çok“ başlıklı haberi okumakla başladı. Haberde Türkiye’deki vahim okumaz-yazmaz istatistiklerinin yanında, gönüllü okuma yazma kursları açan sivil toplum örgütü Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) tanıtılıyordu. Haberin altında da vakfın telefonu. “Neden ben de bu gönüllülerden biri olup, becerebildiğim kadarıyla okuma yazma öğretip küçücük bir ışık olmayayım?” diye kendimi sorgularken elim telefona gitti. Gazetedeki haber üzerine aradığımı söyleyince, karşımda çok hoş bir ses bir çırpıda bana İşlevsel Yetişkin Okuryazarlığı Programı (İYOP)’dan bahsetti. “Gelin tanışalım, siz de gönüllü öğreticimiz olun deyince heyecenlandım. "Gönüllü öğretici” olabilmek için 2 ay kadar beklemem gerekiyordu. Nihayet Aralık ayı sonunda tanışma, Ocak ayı başında da vakfın düzenlediği 3 haftalık yoğun bir “Gönüllü Okuma Yazma Öğreticiliği” kursu. Her gün Avcılar-Beşiktaş arası toplam 6 araç değiştirerek büyük bir heyecanla gidip gelmeler. 20 ile 65 yaş arası değişik kültür ve sosyal yapıdan 70 kadar insanın biraraya geldiği sınıflar. Herkeste aynı heves ve heyecan. Sosyal sorumluluk bilinci gelişmiş insanlarla biraraya gelip güzel bir amaç için çaba harcamak ne güzel. Akademisyenler ve Vakıf yetkilileri tarafından hazırlanmış ders programında ağırlıklı olarak eğitim vereceğimiz insanları anlamaya yönelik aktiviteler. Hele, hiç bir şey ifade etmeyen sembolleri çözüp cümle kurmamızı istediklerinde yaşadığım “çaresizlik” duygusunu ömrümce unutmayacağım. Bu duyguyu kurs öğretmenimle paylaştığımda, “Bizim de sizlere yaşatmak istediğimiz tam olarak buydu. Çünkü bizim yaşamımızın her anında ve her ortamında var olan harfler, yazılar kursa başlayan bir çok okumaz yazmaz için sadece bir işaret olacaktır. Onların kursa başlarken neler hissedeceğini bire bir yaşamanızı istedik” dedi. Kursun bitiminde sınav ve zar zor ulaştığımız karlı bir İstanbul gününde Beşiktaş Halk Eğitim Merkezi’nde sertifika töreni. Üniversiteyi bitirip diplomamı aldığımda bile bu denli heyecanlanmamıştım. Buraya kadar her şey gayet güzel. Asıl zorluk bundan sonra başlıyor. Uygun kurs yeri ve yeterli sayıda kursiyer bulmak meğer işin en zor tarafıymış. Vakıftaki danışmanım Sevgi Hanım ile Şubat ve Mart aylarındaki kar ve yağmurda marketlere, bakkallara, okullara tanıtım yazısı asmak, sokakta rastlaştığımız herkese kursu anlatmak, ilk deneyimini yaşayan biri için bir hayli zor. Hele mahalle pazarlarının girişinde atkı ve bereyle sarındığım için, kadın mı erkek mi olduğumu anlamak amacıyla konuştuğum kadınların bana dikkatli baktıkları günleri unutmayacağım. Pes etmeler, “yok bu iş olmayacak” demeler... Ama oldu. Kurs yeri de bulduk, kursiyer de. Sonuçta büyük gün geldi çattı: 21 Mart’ta başladı kursumuz. Borusan İlköğretim Okulu’nun bize sınıf verebildiği saatlerde (15:00-18:0 arası) kursumuz başladı. İlk gün heyecandan ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Bankacılık yaptığım 14 yıl boyunca (ha bu arada 2001’de, batan bankalardan birinde gemiyi en önce terkedenlerden biri, yani işsiz bankacı olduğumu söylemeyi unutmuşum.) binlerce insanla muhatap oldum ama hiç bu kadar heyecanlanmadım. İlk şok, kullanacakları kitabı tanıtırken “sonraki sayfayı açın” dediğimde kursiyerlerden birinin ısrarla önceki sayfayı açmaya çalışması oldu. “Önceki” ile “sonraki” arasındaki farkın fark edilememesi... Derken, hergün sınıf mevcudundan eksilmeler ve yeni kayıtlar, ilk haftada sağlık sorunları nedeniyle ayrılan 3 kişi. Bula bula bu zamanımı buldu bu sorunlar! Yapılabilecek bir şey yok. 14-69 yaş arası, ağırlıklı olarak evli ve çoğu 4-5 çocuklu, Türkiye’nin değişik yörelerinden gelip Avcılar’a yerleşmiş hanımlar. Bir kaç gün sonra, bir kaçının yakın bir okuldaki 2. kademe (ilkokula denklik diploması veren) kursu bırakıp geldiklerini öğreniyorum. Sorguladıkça, okuma yazma belgesi aldıkları halde okumayı yazmayı tamamen sökemediklerini anlıyorum. Maksat okur-yazar sayımızı (kayıtlarda!) artırmak! Şaşırma Yadigar, burası Türkiye! Evlerine geri gönderecek halim yok! Haydi buyrun devam edin... Dört çocuğuda üniversite bitirmiş eli kalem tutamayan hanımdan, kursa başlayana kadar evden tek başına dışarı çıkmamış 26 yaşındaki genç kızıma; “ödevime yardm eder misin” diye 23 yaşındaki sözüm ona okumuş ama aslında “cahil” kalmış oğlundan yardım istediğinde “git başımdan televizyon seyrediyorum, bu yaştan sonra sana ne gerek okuma yazma” diye yanıt alan anneden (iyi ki o anda yanlarında değilmişim!) kursun en yaşlısı (69) yaşında olmasına rağmen, en çabuk algılayan, en heyecanlı ve evde en çok ders çalışan Karadeniz’li Fatma Hanım’a (ki en büyük şoklarımdan birini de bu kursiyerimin, fiilleri öğrenmeye başladığımız gün “serdim” kelimesini “serdum” olarak yazdığını görünce yaşamıştım. Panik halinde danışmanımı arayıp durumu iletince, “konuştukları şiveyle yazanlar için yapabileceğimiz fazla bir şey yok çünkü değişmiyorlar” diye yanıt alıp kısmen rahatlamıştım. Bu kez de kursiyerim kendisi strese girip düzeltmeye çalıştıysada bu pek mümkün olmadı); okuma yazmanın yanında el becerilerini geliştirmek için kitaptaki soba resmi çizmesi gereken kutuya “soba çizmeyi beceremedim, ben de kutu boş kalmasın diye saat çizdim” diyen yaratıcı kursiyerime; 15 gün boyunca her gün, “sınavımız ayın 13’ünde, törenimiz de 16’sında dediğim halde hem sınavı hem de töreni 13’ünde zannedip hazırlıklı gelen kursiyerime kadar değişik özelliklere sahip bir sınıfım vardı. Gelişme gösterdikleri zaman duyduğum sevincin yanında, karamsarlığa düşüp “ben bu işi beceremiyorum galiba” dediğim de çok oldu. Fakat her defasında kendi kendimi motive edip en çok ihtiyacım olan şeyin sabır olduğunu düşünerek ve sıkıntımı Sevgi Hanım’la paylaşarak devam ettim. Ders bitip de eve döndüğüm akşamlar yaşadığım “savaştan çıkmışlık” halini, zihinsel ve fiziksel yorgunluğumu kursiyerlerimin bana gösterdikleri inanılmaz güzel sevgiyle aşmaya çalıştım. Bir süre sonra, eve varır varmaz bir sonraki dersin planını hazırlamadan yemek bile yemediğimi farkedince “işte bu” dedim kendi kendime. Diğer gönüllü arkadaşlarla deneyim ve duygularımızı paylaştığımız toplantılar da rahatlamama sebep oldu. Çünkü benzer soruları benzer şaşkınlıkları ve duygusallıkları yaşıyorduk. Kursun asıl haz veren yanı da öğrendiklerini hayata geçirdikleri zaman başladı. Fatma Hanım bana yazdığı mektupta aynen şunları söylüyordu: “Cuma gününden beri çok mutluyum. Postaneye gittim numaramı okudum paramı gönderdim çok sağol çok emek sarfettin” Bir kez daha “işte bu!” Sıcakların bastırmasıyla rehavete kapılmak yerine ders sayımızı artırıp son sürat devam ettik ve 13 Haziran’da sınavımızı yaptık. En “savaştan çıkmışlık” halini yaşadığım o gün “yok artık, ben bittim! Yakın zamanda bir daha kurs murs veremem” dediysem de inanmayın çünkü 16 Haziran’da yaptığımız kutlama törenimizde bu fikrimden vazgeçtim. Hepsi özene bezene giyinmiş, ikramlıklarını alıp gelmişlerdi. Belki de bir çoğu ilk defa (düğünleri dışında) kendileri için düzenlenen bir törene katılıyor, “önemsenmenin”, “adam yerine konulmanın” keyfini yaşıyorlardı. Ve yine belki de, birlikte çektirdiğimiz fotoğraflar, albümlerinin başköşelerinde, yaşamlarının en önemli anlarından biri olarak yerlerini alacaktır. Törendeki konuşmalar sırasında, Türk filmi seyrederken ağlayan ben ağlamaz mıyım? Hem de zırıl zırıl!


Değişik nedenlerle okula gidememiş/gönderilmemiş ve şimdiye kadar başkaları için yaşamış; çocuk doğurmak, büyütmek, yemek yapmak, ev temizlemek dışında pek fazla sorumluluk verilmemiş; dolayısıyla da çevrelerine, olaylara, insanlara eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmamış kursiyerlerimin bir çoğu eminim ve umuyorum ki bundan sonra çevrelerine daha farklı bir gözle bakacaklar, “kendileri” için bir şeyler yapmaya çaba harcayacaklardır. Ben de kendi adıma, paylaşımı, dostluğu, vefayı, sabrı, emeği sonuna kadar yaşamış olmanın sarhoşluğuyla, ilgi duyanları “gönüllü” olmaya davet ediyorum. Küçücük yüreklerini büyütmek, sevgilerini, emeklerini paylaşmak için.


Yadigar YAŞAR, AÇEV Gönüllü Okuma Yazma Eğiticisi

12 yorum:

zeya dedi ki...

ne harika bir iş yapmışsınız. Bİr insana okuma yazma öğretmek ona bambaşka kapılar açmaktır.
benim çevremde bu kursa devam edip şimdi kitap okumaya başlayan bir kaç kişi oldu. Onların mutluluğunu görmeliydiniz.

kimbilir kaç kişinin hayatında unutulmaz bir yer edineceksiniz. Ne mutlu size :)

Esin (Huysuzbalık) dedi ki...

Ne kadar güzel. Okurken gözlerim doldu. Teşekkürler paylaştığın için...

Adsız dedi ki...

34. PORSELEN DEMLİK ÇAY SAATİ ETKİNLİĞİNİN EV SAHİBİYİM
SEVGİLİ ARKADAŞLARIM;
http://porselendemlik.com
/http://birdemliksohbet.blogspot.com/
http://selmahlc.blogcu.com/
tarafından hazırlanmış olan porselen demlik çay saati için
12 ocak 2009 (PAZARTESİ)- 25 OCAK2009 TARİHLERİ ARASINDA “PORSELENDEMLİK ÇAY SAATİ ‘NİN 34” EV SAHİBESİ OLARAK http://fzehra.blogcu.com/ GÖREV YAPACAĞIM.
YANİ BEN YAPACAĞIM…
SİZ SEVGİLİ ARKADAŞLARIMI VE KATILMAK İSTEYEN HERKESİ ETKİNLİĞİMİZE DAVET EDİYORUM!!!
HEP BİRLİKTE ÇOK GÜZEL TARİFLERİ KAZANDIRMIŞ OLACAĞIZ.
TARİFLERİNİZİ HAZIRLAYARAK.
VE TARİFİNİZE"PORSELEN DEMLİK ÇAY SAATİ 34.HAFTA " BAŞLIĞINI YAZARAK SAYFANIZDA YAYINLAMANIZI VE BANA YORUM BIRAKMANIZI RİCA EDİYORUM.C BOXA BIRAKILAN NOTLAR GÖZDEN KAÇABİLİR LÜTFEN YORUM YAZIN.SENİ VE BU YORUMU OKUYAN HERKESİ DAVET EDİYORUM ZİYARET EDİPTE BİZZAT DAVET EDEMEDİĞİM DOSTLARIM LÜTFEN BU YAZIYI NERDE OKURSANIZ SİZDE KATILIN EMİNİMBU ETKİNLİK SAYESİNDE BİR ÇOK ARKADAŞIMIZ OLUYOR MUTLAKA KATILIMIZI BEKLİYORUM.. ŞİMDİDEN KATILIMCI ARKADAŞLARIMA ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM

DENİZSEFASI dedi ki...

günümüzde malesef yardımlaşma, iyilik etme gibi değerlemizi kaybettik. herşey para oldu malesef. bu yüzden sana tuhaf bakmışlardır. seni gönülden kutlarım, çok güzel bir işe imza atmışsın.

sevgiler...

cumartesi gecesi adanaya doğru yola çıkacağım, çok mutluyum.

Hansa dedi ki...

canım benim onlar yıllar içersinde karşılarına sen gibi biri çıktığı için ne çok şükrediyorlardır diimi...
gönüllü olmak bencede insanı yücelten bi vasıf...
sevgilerimle...

ildeniz dedi ki...

canımm gaye ablacım benimm:)çok güzel bir işe girişmişsin tebrik ederim.çok öpüyorum sizi:)

birdutmasali dedi ki...

sevgili penguenim :))
yorumlarına ve temennilerine çok teşekkürler ederim.. varolasın.
ve gönüllü olduğunuz eylem çok gönül dolusu gerçektende..
bir insan bin insandır..
emeklerinize sağlık...
çok sevgiler NuNu

HÜLYA dedi ki...

canım harika bir iş yapıyorsun bence.sen kendi sesini dnle doğru bildiğini yap. Malesef hayat şartları insanları öyle etkiliyorki bu zamanda herşeye para gözüyle bakılıyor .manevi değerlerimiz öldürülmeye çalışılıyor. oysaki biz türklerin en büyük özelliği merhamet ve yardımseverlik değil mi.. artık bunlar bile değişiyor yavaş yavaş. sen doğru bildiğini yap tatlım inan bana zamanım olsa aynı hareketi bende yapardım. Birilerine bir şey öğretmek bir allah razı olsun lafını duymak öyle büyük lutuf ki anlayamaz olduk..

neyse lafı çok uzattım galiba.. sözün özü şu senin hayal kırıklığını anlıyorum fakat hiç aldırma diyorum.. o insanlarda sende olan bazı duygular yok bence.. sen doğru bildiğini her zaman yap. yüreğinin götürdüğü yere git.

sevgiler cnım öpüyorum

zerrin - misss dedi ki...

hayatım, nerelerdesin sen

NEŞELİ GÜNLER dedi ki...

merhaba yadigar hanım.
yazınızı büyük zevkle okudum ne güzel ifage etmişsiniz bizlere söyleyecek söz kalmamış.öğretmek çok zevkli ve meşakatli bir iştir ama sonundaki meyvesi çok lezzetlidir.1.sınıf okuttuğum yılların birinde okuma yazma bilmayen velilerimi hafta sonu okula çagırdım ve okuma kursu açtım çocuklarıyla beraber annalaerde okur yazar oldular .anneler gününde hem anneler gününü kutladık hem okuma yazma öğrenmelerini kutladık.
önemsenmek çok güzel .işte bunu yaşadılar gözleri pırıl pırıldı.işte bu bana yettide artı bile.sizi çabalarınızdan dolayı tebrik ediyorum.başarılarınızın devamını diliyorum sevgiler

ORDAN BURDAN HAYATTAN dedi ki...

O kadar güzel bir iş ki bu yaptığınız inanın gözlerim doldu okuken.insanlar artık karşılıksız adımlarını bile atmıyorlar değil mi karşılıksız iş yapacaklar.etraftakilerin hiçbir desteği olmasa da bence yılmadan devam edin.çok tebrik ederim

Zeynep dedi ki...

gayeciğim,bu güzel yazıyı yeni okuduğum için kızdım kendime...
sen ne mübarek bi kadınsın diyesim geldi:)))çok takdir ederim canım...öyle önemli şeyler yapmışsın ki duygulanmamak elde değil.
öpüyorum canım ama iki kere:))