19 Aralık 2009 Cumartesi

Yeniyıl Halleri


Yeniyıl hazırlıklarımız tamam sayılır. Eksik olan hediyeler de alındığında 2010'a girmeye hazır olacağız. Yılbaşı akşamı evdeyiz. Ortalama 15 kişi falan olmamız bekleniyor. Ev partisi modunda bol gürültülü, bol sohbetli, şen kahkahalı olarak yeniyıla girmeyi planlıyoruz. Hediye çekilişi bile yaptık, geçen yıl ki gibi seremoni şeklinde sahiplerine takdim edilecek. Gece sonunda ise kağıt oynayacağız geçen sene olduğu gibi. Hırs yapılacak paralar alınacak :)

Bizde planlar budur. Ege özellikle pek heyecanlı, bize gelecek arkadaşlarını sorup duruyor. Çekilişte hediye vereceği amcasına parti şapkası almaya kalktı bugün :)

Dün gece bir Christmas filmi izledik. Çocuk Noel Baba'dan kar yağmayan kasabasına kar yağdırmasını istiyor. Yağıyor tabii, kasabayı bir mutluluk bir noel ruhu sarıyor. ''Burada da yağsa kar fena olmazdı'' diye not düştük Noel Baba'ya filmin sonunda. Filmin adı Noel Babasız Bir Yıl. Digitürk'te izledik. Tam aile filmi, rastlarsanız ailecek izlenebilir.

Durumlar biz de budur. Tarif yok bugün. Aslında fırın poşetinde tavuk ve patates püresi yaptım. Ama çok üşendim fotoğraflarını çekmeye.

Herkese iyi bir haftasonu diliyorum.

8 Aralık 2009 Salı

Vişne Kompostosu - 2012 - U2


Buzluktakileri tüketme vakti gelmişti, özellikle vişnelere sık sık gözüm takılıyordu ne zamandır. Geçenlerde Ege'ye vişnesuyu yapmıştım. Son kalanlarla da vişne kompostosu yapıp vişne olayını kapatmış bulunmaktayım.

Beni sorarsanız pek blogla ilgilenemediğimin farkındayım. Zaman yönetimini yapamıyorum sanırım. Yoğunum şu sıralar nedense, ben de anlamadım. Bekliyorum sakince dingin hayatıma dönmek için.
Geçen hafta sinemaya gittim tek başıma. Sabah 11.30 seansına girdiğim için koca salonda da sadece ben vardım. İkinci bir kişi yoktu, iyiki de yoktu. Yanlız kalıp, kendi kendime birşeyler yapmayı özlemişim de farketmemişim. Kendime daha çok yanlız zaman ayarlamaya karar verdim.

Gittiğim film 2012. Ben zaten hareketli, görkemli efektleri olan filmleri keyifle izlerim. 2012'de bu tanıma uyduğundan çok keyifle izledim.

İzlerken; kahvemi içtim, yanında çikolata yedim, dizlerimi ön koltuğun arkasına dayadım, yanımdaki koltuğun birine suyumu diğerine çantamı koydum, ara olduğunda salonun kapısını ben açtım (kimse gelip açmadı nedense), ara bitince evimin kapısını çeker gibi gene ben kapattım sonra gidip yerime oturdum, bitiş jeneriğini tüm yazılar bitene kadar sakin sakin önümden geçen insanlar olmadan izledim. Baktım da yanlız olunca koca salonuda sahipleniyor insan.

Sonra hayatımda ilk kez Kafka okudum, çok sevdim.

Şu sıralar True Blood dizisinin jenerik müziğini sık sık dinler oldum: Jace Everette- I wanna bad things with you. Eskiden de Pixies'den Where is my mind'ı sürekli dinlerdim.

U2 konserine Biletix'ten 2 bilet aldım... Bu hareketimden ötürü ayrıca çok mutluyum. Çok bekledim bu eylemi gerçeklerştirmek için, şimdiyse sabırsızca kıpırdanıyorum.
Tarife gelince kolay bir tarif. Vişneleri ve suyu bir tencereye koyup biraz ısındıktan sonra şekeri ekleriz. Ölçü vermiyorum, ben damak tadıma göre ayarladım. Soğuk soğuk güzel oldu.




23 Kasım 2009 Pazartesi

Dereotlu Peynirli Muffin


Yazacak çok şeyim var ama zaman yok.. Bu sebeple kısa keseceğim. Tarifi bile yazmadan cafefernando 'ya yönlendireceğim sizi.
Ben bu tarifte lor ve fesleğen yerine beyaz peynir ve dereotu kullandım. Diğer malzemeler ve ölçüler aynı. Nasıl oldu derseniz bence harika. Ama birgün mutlaka fesleğenlisini de yapacağım.
Söyleyeceklerim bittiğinden şimdilik huzurlarınızdan ayrılıyorum. Herkese sevgilerimi yolluyorum.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Karides ve Kurutulmuş Domatesli Makarna


Yeni haftaya yeni bir tarif ekleyerek başlamak istedim. Aslında uzun zamandır eklenmeyi bekleyen o kadar çok tarif var ki... Zaman yönetim konusunda biraz özürlüyüm, bunun üzerine üşengeçlik de eklerseniz durum özetlenmiş olur sanırım...

Şu an Adana soğuk ve hava kapalı. Evdeyiz Egeyle. Ege kreşe 1 ay ara verdi. ( Sanırım bundan bahsetmedim size. Öksürüğü uzun süre geçmediğinden, evde dinlenmesi toparlanması için kreşe ara verdik.) Sıkılıyoruz genel olarak, neyseki bir hafta sonra kreşe geri döneceğiz.

Pazar günü uzun zamandır yürümediğimiz kadar uzun yürüdük. Adanayı bilenler Kazım Büfeyi de bilir. Güneşli bir güne uyanınca Kazım Büfeye gitmeye karar verdik. Atladık arabaya vardık Gazipaşa Bulvarına. Biz eşimle yengen, Ege çift kaşarlı götürdü. Yanında koca bardaklarda taze taze portakol sularını da devirdik. Güneş, açıkhava ve portakal suyu üçlüsü olunca bünyemize kıpırtı geldi haliyle. Zaten büfenin sırtı çocuk parkına dayalı, girdik parka... Oynadık oynadık. Sonra yürüdük Gazipaşa sokaklarında.

Eşimle üniversite yıllarında yaptığımızı yaptık aslıda bu pazar. Kazım Büfe'de kahvaltı ve sokaklarda yürüyerek sohbet etmek... Tek fark bugün üçüncü bir kişinin de bunu bizimle paylaşmasıydı: Ege. Küçük bünye parktan sonra biraz sıkıldı, yoruldum falan dedi ama idare etti genede. Arı sinemasını tanıdı, Hale öğretmenimle burada film izledik dedi. Geçen sene doğumgününü yaptığımız Mandu'yu gösterdi.

Tam eve gitsek mi acaba diye düşünürken Balık Pazarına gidelim birde dedik. Balık pazarında burnunu parmaklarıyla kapatarak yürüyen Ege'yi birbirimize gösterip güldük , kılıçbalığının kılıcına elimizi sürdük, koca koca lagoslara hayret ettik, keşke midyede satılsa burada dedik vs...

Bir pazarı biz böyle tükettik. Tek hayıflandığım makinamı yanıma almamak oldu. Balık pazarını ve özellikle Kazım Büfeyi çekmek isterim.

Tarife geçiyorum artık, lafım gene uzadı gibi.

Malzemeler:

Makarna
Kurutulmuş domates
Domates
Karides (istediğiniz kadar )
Soğan
Fesleğen

Yapılışı:

Makarna haşlanır ve beklemeye alınır.
Soğanlar küp küp doğranır ve zeytinyağında pişirilir. Küp küp doğranan domatesler ve kurutulmuş domatesler tencereye eklenir. En son karidesler ilave edilir. Ben bu aşamada yarım çay bardağı kadar su ekledim. Karidesler piştiğinde sos ocaktan alınır ve haşlanan makarnanın üzerine dökülür. Servis ederken üzerine taze fesleğen serpiştirilir.

8 Kasım 2009 Pazar

İzlediğim Diziler Üzerine Bir İnceleme..



Gece gece birden aklıma severek izlediğim dizileri bloguma yazmak geldi. Bunun bir özel bir sebebi yok. Öylesine bir yazı işte..

Tarih sıralaması yapmadan aklıma gelenleri yazacağım. Ama önce birşeyi belirtmem lazım. Ben korku filmi sever biriyim ve fantastik şeylere bayılırım, özellikle vampirli falan olursa daha çok severim. Aslında artık eskisi kadar korkunç şeyler izlemiyorum. Neden mi? Korkuyorum. Dizi zevkimde fantastik şeylerden yana.

Hemen son izlediğimden başlıyayım. True Blood. 2 sezonu yayınlandı, ben netten izledim ve bitirdim. Ama şimdilerde Foxlife'da yayınlanıyor. Sentetik kan icad olmuş, artık insanlara saldırmayan ve topluma karışmaya çalışan vampirlerle, onları kabullenmeye çalışan insanları anlatıyor. Dram aslında. Biraz açık saçık ve bol küfürlü. İlk bölümlerde dumur olduğum zamanlar olmuştur bu nedenle. Gene etrafta, nedense her daim yakışıklı, kaslı, güzel, parlak saçlı, bebek tenli, cool vampirler cirit atıyor. Ben çok beğendim, beklentilerimi karşıladı. Jenerik müziğide süper, ''I wanna do bad things with you'' çalıyor. Uzun ama çok iyi bir jenerik olmuş. Şu sıralar sürekli bunu hınzır şarkıyı dinliyorum.

Ama tabii ki vampir diyince benim aklıma Angel'dan başkası gelmez, tek geçerim. Süper dizidir benim için. Tam bir fanı olduğumu söyleyebilirim. Evde hala kendi ellerimle yaptığım Angel bardak altlıklarım mevcuttur. Eşim bir İstanbul seyehatinden dönüşte bana, Angel ilk sezon dvd koleksiyonunu getirmişti. Çiçek yerine vampir dizisi, anlayın işte..

Sonra Lost var tabii ki. Yeni sezonu bekliyoruz ailecek.

Fringe'i duymuşmuydunuz peki. Geçen sene başladı. 2. sezon henüz ülkemizde yayınlanmaya başlamadı ama ben 5 bölümünü izledim bile :) O da süper, CSI - X Files karışımı gibi.

CSI-Miami'de iyidir. Horatio vardır orada, izleyenler bilir. Sürekli laf sokar suçlulara nedense?

My name is Earl ve Scrubs'da izleyip gülebildiklerimden.

Unutmadan The Lost Room diye bir dizi varmış, süpermiş, değişik bir dünyaymış, falanmış, filanmış.. Şimdi sıra onda. İzleyeyim anlatırım.





Türk dizilerindense sadece Canım Ailemi izliyorum bu dönem. Bi de zamanında İkinci Bahar izlemişliğim vardır, tadı damağımdadır.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Pazar Aktivitesi...


Günlerden pazar, dışarıda yağmur ve soğuk, kahvaltıdan sonra üstümüze çöken miskinlik... Ev içi aktivite yaratma işi bana ait olduğundan, güzelim pazarımızı kurtarmak için JUMANJİ geldi aklıma.

Lise 2 falandım ilk izlediğimde. Bazı filmler vardır ya size diğerlerinden daha farklı gelir, içinizi kaynatır, ruh halinizi değiştirir, böyle göz kırpar sanki size.. İşte böyle bir şey Jumanji benim için. Yıllardırda televizyonda çıktıkça izlerim de izlerim. Hatta yeni evlendiğim yıllarda Jumanji isimli bir kuşum bile vardı. Ona Jumanji demeyi öğretmiştim. Bu kadar severim yani ben bu filmi :) Böyle bir aile sıcaklığı, dostluk, bağlılık, arkadaşları yarı yolda bırakmama hissederim izlerkende. Hepsini birarada görmek iyi gelir bana. İyi duygular bağımlısıyım sanırım ben..

Neyse gene uzatmayayım. 2 hafta önce annesinin sevdiğini Ege'de izlesin istedim. Gittim dvd'sini aldım. Günü kurtarmak adına mısır patlatıp koyduk filmi, başladık izlemeye. İlk önce acaba Ege daha küçükmü diye düşündüm ilk sahnelerde. Biraz ürkütücü başlıyor çünkü. Ama neyseki benim korkusuz oğlum pek tınmadı ilk sahneleri. Film ilerledikce eğlenceside arttı. Pek beğendik pek eğlendik. Güzel bir pazar sabahımız oldu Jumanji sayesinde.

Tarif bekleyenler varsa tarif vermeyeceğim. Bu bir ''izlemekten sıkılmadığım filmler'' yazısı olacak.

Ama illede tarif derseniz:

1 Jumanji filmi
Bir aile
Televizyon-dvd

Yapılışı:

Dvd'ye filmi koy, izle, mutlu ol.

30 Ekim 2009 Cuma

Çevizli Közlenmiş Kırmızı Biber


En sonunda burayada kış geldi. Öyle aniden, habersiz, bir günde geldi hemde. Anlamadık nasıl geldiğini, çünkü bir gün önce sıcaktan bunalmaktaydık. Adana bir garip şehir, yazı da böyle gelir aniden. Psikolojik olarak hazırlıklı olmazsınız. Yavaş yavaş gelse alışması kolay olacaktır ama aniden yakalar insanı sıcaklar. Birgün öncesi serinken, ev sıcak sıcak piştiği halde, eliniz klima açmaya gitmez. Beyniniz hazır değildir ki... Daha, ''soğuktu ne oldu şimdi'' modunda çalışmaktadır.


Soğuklarda aynen böyle geldi. Mesela halıları sermek lazım ama beynimin ''halısız olmaz'' kısmı kısa devre, cevap yok :) Ama çare yok serilecek, evde küçük çocuk mevcut. Yani durumlar güney cephesinde böyledir. İşler evin annesini beklemektedir.


Tarifle konunun tabiki gene alakası yok. Öyle geçen haftasonu kahvaltısında yaptığım aperatifimsi mezemsi bir lezzet.


Yapımı kolay. Hani derin dondurucuya atılan közlenmiş kırmızı biberler var ya. Onları alıp doğruyoruz minik minik. İçine zeytinyağı, iri dövülmüş ceviz, kekik, pul biber falan koyup servis yapıyoruz.


Halılar... halılar.. halılar.. sevgiler tabiki :)

22 Ekim 2009 Perşembe

Tavuklu Şehriyeli Salata



Şu günlerde biraz yoğunum. Mesela bugün kitap grubumla birlikteydim. Geçen kış haftada bir gün toplandık. Bir sürü kitap okuduk, fikirlerimizi paylaştık. Bu kış sanırım 15 günde toplanacağız. Herkes meşgul olacak bu sene. Hem okuma-yazma kursları hem de çocuklar bu sene vakit kısıtlı olacak gibi gözüküyor. O kadar keyifli geçiyor ki bu toplantılar anlatamam. Hem düzenli olarak, savsaklamadan da kitap okumuş oluyoruz hem de görüşmüş.. Açılışı Uçurtma Avcısıyla yapmıştık geçen dönem. Bin Muhteşem Güneş, Kırmızı Pelerinli Kent, Afrikalı Leo'yu okumuştuk. Bu dönemi ise Pirayeyle yaptık. Kazananlar Yanlızdır'la devam etmeye karar verdik. Şimdi bu kitabı alıp okumam lazım. Sonrasında Marquez okuyacağız galiba. Lafı nasıl tarife bağlayacağımı bilemiyorum. Direk dalıyorum tarife :)


Aslında bu salatayı 2 gün önce bloga eklemeyi düşünüyordum ama bu güne kaldı malesef. Ben şahsen ilk kez denedim ve çok beğendim. Tarifin aslı şurada. Ama ben bazı değişiklikler yaptım.

Gelen dostlarım belki sevmez diye köri eklemedim. Kendime yapsaydım kesin eklerdim, çünkü köriyi çok severim ben. Sonra mayonezle süzme yoğurdu karıştırdım. Süzme yoğurt koyunca vicdanımı rahatlattım, kalorisini azaltmış gibi oldum.


Ben beğendim, daha çok yaparım bu salatayı. Ege'de sevmişti, sanırım çocuklar içinde uygun bir salata. İçindekiler tam bir çocuğun yemesi gereken şeylerle dolu. Neyse laf uzar gider. Burada kendime ''dur'' demek istiyorum.


Malzemeler:


Haşlanmış havuç ( küp küp doğranmış )

Haşlanmış patates (küp küp doğranmış )

Haşlanmış bezelye

Haşlanmış tavuk göğsü

Yarım bardak haşlanmış ara şehriye

Küp küp doğranmış salatalık

Taze soğan (3-4 tane )

Mayonez

Süzme Yoğurt


Yapılışı:


Tüm malzemeler birbirine karıştırılır. Bu kadar. İçindekilerin miktarını göz kararı ayarlamıştım. Orjinalinde miktarları da yazıyor. Ben taze soğanları içine karıştırmadım. Konuklarım belki sevmezler diye üzerine serpiştirdim. Tercih size ait. Doğaçlamaya çok uygun bir tarif gibi geldi bana. Neyse gene kendime 'dur ' diyorum ve gidiyorum.


14 Ekim 2009 Çarşamba

Elmalı Kurabiye


Dostlar, arkadaşlar olmadan olmuyor. İyiki varlar, etrafımızdalar. Bu kurabiyeyi ben dostlarıma yapmıştım, AÇEV'den edindiğim dostlara. Ben bu dönem okuma-yazma kursu açamıyorum, sebepleri bende saklı. Gelecek döneme umarım ben de açacağım. Arkadaşlarımsa kurs açma çalışmalarına çoktan başladı. İçim gitmiyor, hiç özenmiyorum, imrenmiyorum desem herhalde yalan olur :) Yalan söylemeyeyim o zaman. ''Size çok özeniyorum'' Hepsine buradan, tüm öğrencilerinin okuma-yazma öğrenerek mezun olacağı kurslar diliyorum.


Ben bu kurabiyeleri güzel hediyeleriyle birlikte, ''güle güle oturun'' demek için gelen tatlı arkadaşlarıma yapmıştım. Ama dedik ya en başta, arkadaşsız olmaz diye. Bu sebepten ben diyorum ki: '' Gaye'den tüm arkadaş ve dostlara gelsin, elmalı kurabiye''
Malzemeler:
2 elma
3 kaşık toz şeker ( elmalar için )
kuru üzüm
iri dövülmüş ceviz
tarçın
Yarım bardak sıvıyağ
2 kaşık toz şeker
yarım paket kabartma tozu
yarım çay bardağı yoğurt
2 bardak kadar un
Yapılışı:
Elmaları rendeleyip, şekerle birlikte sulu hali kaybolana kadar ocakta pişiriyoruz. Piştikten sonra iri iri parçaladığımız çevizleri ekliyoruz. Soğumaya bırakıyoruz.
Tüm hamur malzemelerini karıştırıp, hamurumuzu yoğurmaya başlıyoruz. Yarım saat kurabiye hamurumuzu dinlendirdikten sonra hamurumuzu açma zamanı geliyor. Ben şahsen öyle hamur açma işlerinden pek anlamadığım için yamuk şeyler yaptım. Ama yamuk kısımları kesip düzelttim, öyle rulo yaptım. Bir de sıvıyağ yerine tereyağ koyulursa daha rahat açılabilir belki. Neyse tarife dönersek. Hamuru açıp içine her tarafına gelecek şekilde elmalı harçtan yayıyoruz. Sonra dikkatlice parçalamadan, çok gevşek olmayan bir rulo yapıyoruz. En son parmak kalınlığında dilimleyip, yağlı kağıt serdiğimiz tepsiye diziyoruz. 180 derecede 25-30 dakika pişiriyoruz. Soğuyunca pudra şekeri serpip güzelleştiriyoruz ve yiyoruz.
Not: Ben bu tarifi 2 kat ölcüyle yaptım. Un miktarını 4 kullanmam gerekirken 3 bardak kullanmam gerekti. Sanırım un markaları arasında farklılıklar olabiliyor. O yüzden unu yavaş yavaş eklemekte fayda var gibi.
Bir ke ruloları keserken dikkatli olmak gerekiyor. Bıçakla öne arkaya yavaş hareketlerle kesebildim ben.
Orjinal tarif Teatime'dan.

9 Ekim 2009 Cuma

Minik Terrarium...

Benimde evimde, mutfak masamın üstünde minik bir çayırım var. Hatta üzerinde koca koca gözleriyle bana bakan bir kedi oturmakta.

Geçen hafta bir elma bahçesine gitmiştik, orada ağaçların dibinde buldum çayırımı oluşturacak yosunumu. Yemyeşil yayılmış ağaçların dibine, keyfini sürüyordu bahçenin. Bir kuru dal işimi görür dedim. Aldım dalı elime yosunu bir bütün halinde çıkardım. Etrafta koştum bir karton falan bulmak için. Bulamadım :( Sonra yere atılmış sigara paketi yetişti imdadıma. Yırttım paketi düzelttim. Geniş bir zemin elde ettim ve yatırdım yosunumu üzerine. 3 saatlik araba yolculuğuna dayandı neyseki. Evde de boş boş duran, hiç kullanmadığım minik bir limon fanusu vardı. Onun içine koydum, kenardan taşan fazlalıkları aldım. Oldu bana çayır. Diğerleri derler ki terrarium. Herneyse işte. Ondan yaptım. Baktıkça içim açılıyor şimdilerde :)

Not: Ege çayırımı gidip gelip dürtüyor. Kapağını açıyor, kapıyor. Oynuyor. Bu eski Kinder kedisini yeni koydum fanusa, onu görünce yeni fikirler oluşturacağına eminim.
Not: 30 Ekim Cuma Artık terrariumum yok. Ege beyin gazabından kurtulamadı. Fanusun kapağıyla yusunumun çim gibi gözüken uzantılarını ezmiş. Ama bilmeden yapmış canım küçüğüm. Fanusun kapağını açıp kapattıkça olmuş. Neyse, gene yaparım ben nasılsa..

6 Ekim 2009 Salı

Kurutulmuş Domatesli Fesleğenli Makarna


Şöyle bakınca uzun bir yemek ismi olduğunun farkettim. Ama değiştirmeyeceğim. Bu makarnayı
çok iyi anlatıyor bence. Yani ben tarifi yazmasam bile, isme bakarak kolayca yapılabilir. Ama ben tarifi yazacağım tabii ki. Bu tarifle ilgili bir hikaye biriktirmedim kafamda ( kafada biriktirmek nasıl oluyorsa ). Haftaiçi evdeydik, öğle yemeği yoktu. Annemde evdeydi, Egeyle oyun oynuyorlardı. Açıktık tabii haliyle, yemek yeme isteği doğdu. Durun ben bir makarna yapayım dedim. Bu makarna oluverdi.
Malzemeler:

Makarna ( hangisini isterseniz, size kalmış )
Minik küpler halinde doğranmış domates
Minik doğranmış soğan
1-2 diş doranmış sarımsak
Sıcak suda bekletilmiş 1 avuç kuru domates
Tuz, karabiber
Taze fesleğen

Yapılışı:
İlk olarak makarnayı haşlıyoruz. Ben diri kalmasını seviyorum ve öyle haşlıyorum. Ama bu da kişisel bir tercih. Nasıl seviyorsanız siz öyle yapın. Sonra soğan ve sarımsakları sıvıyağın içinde soteliyoruz. Üzerine istediğiniz kadar doğranmış domates ilabe ediyoruz. Kurutulmuş domatesleri küp küp doğrayıp içine atıyoruz. Tuzunu, karabiberini akleyip sosumuzu hazırlıyoruz. Haşladığımız makarnayla sosumuzu iyice karıştırıp, yerken üzerine taze fesleğen serpiyoruz.

Kurutulmuş domatesler kendi imalatım. Geçen sene deneme amaçlı az miktarda yapıp, yapılışını ve saklanmasını öğrenmiştim. Bu sene biraz daha fazla yaptım ama kanımca gene az oldu. Fesleğenlerde balkonumdaki saksıdan. Gelecek sene daha çok fesleğen ekip, Cafefernando'daki pesto sosundan hazırlayacağım. Kış boyu yeriz artık :)

29 Eylül 2009 Salı

Zeytinyağlı Kabak


Akşama aslında balık yapacağım. Ama evde bir zeytinyağlı olmadan normal hayatıma devam edemiyorum nedense. Buzdolabımı açınca bana bir dost gibi öylece bakmalı. Bir de ailecek ( Ege hariç ) rejime girdiğimiz şu günlerde ilaç gibi geliyor zeytinyağlı sebze yemekleri.
Sabah kahvaltıdan sonra yaptım, akşama yenecek. Soğuk soğuk, hatta ben yerken biraz daha dereotu ekleyeceğim.

Tarife gelince çok kolay. Herşeyi çiğden tencereye doğruyoruz. Öyle soğanları öldürmek, katliam yapmak falan yok. Kabak, soğan, domates, sarımsak, zeytinyağı ve dereotunu doğrayıp tencerenin kapağını kapatıyoruz. En kısık ateşte pişiyorlar. Domatesler yeteri kadar suluysa su koymaya da gerek yok. Soğuduktan sonra yiyoruz tabii, süper oluyor benden söylemesi.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Mercimek Çorbası


Ne desem bilemiyorum. Biliyorum çok zaman oldu bloguma yeni bir tarif eklemeyeli.. Hatta dün blogumda gezinirken yemek blogu kategorisinden çıkmak üzere olduğumu farkettim :) Gezelim, görelim, bağbozumu yok güneye inerken güneş yükseliyormuş... Hani nerede yemek tarifleri, fotoğrafları :) Sanırım yaz gelince kendimi kaybediyorum. Aslında sıcağı pek sevmem, bana beni kaybettiren deniz zamanın gelmiş olması. Eh ne diyeyim, bende böyleyim :)
Ama kış moduna girdik sayılır. Özellikle Ege'nin kreşe başlamasıyla birlikte evdeki düzen geri döndü. Mesela tüm yaz 2-3 gibi yatağa giren ben şimdilerde 11'de yatakodası yolunda yürüyüşe geçmiş oluyorum. Yemek olayı düzene girdi, düzenli pazara gidilmeye başlandı, domates kurutuldu, reçel yapıldı vs...
Sonra hastalanma sezonunuda açtık. Ben ve Ege hasta olduk bile kış gelmeden. Bugün doktora gitme sezonuna da saat 15.30 gibi girmiş olacağız :) Bu yıl erken geldi boğaz enfeksiyonu, hayırdır diyorum.
Ege ve ben hastayız diye çorba yapma ihtiyacı doğdu tabii.. En kolayı mercimek dedim, modifiye edilebilen bir çorba üstelik. Öyle uzun uzun tarif malzemeler falan diye yazmaya gerek olmadığı kanaatindeyim.
Mercimek, azıcık pirinç, bir tüm soğan, 1 orta büyüklükte rendelenmiş havuç, 1 rendelenmiş domates, bol bol maydanoz ve dereotu koydum çorbama. Hepsini düdüklü tencerede biraz sıvıyağ ekleyerek pişirdim. Budur yani. Ben öyle un falan da kavurmam, blendırdanda çekmem. Böylesi de güzel oluyor. Zaten herkesin kişisel bir mercimek çorbası vardır değil mi? Ben hasta oldum pişirdim, siz hasta olmadan yapın :)

Herkese iyi bir hafta diliyorum..

8 Eylül 2009 Salı

Adadan Geldim...


Sonunda evime döndüm... Yaz tatili olayını geçici bir süre de olsa bitirmiş bulunmaktayım. Gelecek sene umarım gene böyle ortadan kaybolurum, gezerim, gezerim :) Önce Antalya'ya gitmiştik. Sonrasındaysa, kış boyunca kulağıma ''gel, gel, gel'' diye fısıldayı beni çağıran yere gittim. Avşa'nın nedense benim üzerimde böyle bir etkisi var. Her sene muhakkak gidilmesi gereken bir yer orası. Zaten ada aslında benim köyüm. Baba tarafından yerlisi olmaktayım adanın... Sanırım küçükken içime deniz suyu kaçmış. Şimdilerde de bu sebeple çekiyor beni Avşa. Neyse bu senede gittim darısı seneye.

Minik bir ada Avşa... Cidden pek de büyük sayılmaz. Tek kusuru belki de pek yeşil olmaması. Aslında kusur bile değil bence, çünkü ada tamamen granitten oluşuyor. Dağ-tepe granit, bu sebeple kendine özgü çalıları var. Ve ben o çalıları çok seviyorum. Bir de,
  • Denizinin serin ve tuzsuz olmasını,



  • Tuzsuz denizde, isteğim kadar gözlerim yanmadan dalmayı,



  • Granitin minerallerinden oluşan, parlayan beyaz kumlarını ,



  • Kumların üzerime yapışmayacak boyutta olmasını,



  • Karşısında 100 yıllık arkadaş gibi duran fener adasını,



  • Halamın ''ben gençken fener adasına yüzerdim'' demesini,



  • Hepsi, birbirinin aynı gibi duran sokak köpeklerini,



  • Güneşin, fener adasının arkasına saklanışını,



  • Denize dalıp midye çıkarmayı,



  • Midyeleri, kayalıklar üzerine oturup temizlemeyi, pişirmeyi, yemeyi,



  • Midye toplamasamda, adada yapılan midye tavaları mideme indirmeyi,



  • Minicik adakarası üzümlerini seyretmeyi,



  • Şaraplarını içmeyi,



  • Hemen hemen 20 yıldır, iskele karşısındaki sokakta bulunan pastaneden paskalya çöreği alıp yemeyi,



  • Fırtına çıktığında iskeleye vuran dalgaları izlemeyi,



  • Çınar ve Çiftlik koyunda yüzmeyi,



  • Uyumadan önce, küçükken adada yaptıklarımı düşünmeyi,



  • Akşamüstü iskelede balık tutanları dikizlemeyi, ''ne tuttunuz'' falan demeyi,

  • Babaannemi, halaları ve kuzenlerimi görmeyi,



  • Adada uyumayı, uyanmayı, kitap okumayı,



  • Gece sabaha kadar süren gürültüsünü,



  • Ama en çok da denizin cam göbeği rengini seviyorum




Bu kayalıklardan midye çıkardık..



Kayalıkların üstünde yakılan ateşte midyeler pişirildi ve yendi..


Midye çıkardığımız yer: Çiftlik Koyu









28 Ağustos 2009 Cuma

Avşa Bağbozumu Gezisi



Bayram'da bağbozumu var.. Aklınızda bulunsun.. Ben bugün Avşa'dan ayrıldım. Ama bağbozumu aklıma düştü.. Tekrar adama döner miyim? bilemiyorum.. Ama özellikle İstanbul'da oturanlar için bulunmaz bir fırsat. Denizotobüsüyle 3 saatlik bir yolculuk ve Avşa :) Keşke bende o kadar yakın olabilseydim.




Bağbozumuyla ilgili bilgiler burada.

14 Ağustos 2009 Cuma

Avşa Adası


Her yıl yapılan geleneksel Avşa tatiline sıra geldi.. Her zaman yaz aylarının başında gidilirdi Avşa'ya, bu sene sona kaldı.. Ama gidilemeden durulamadı. Avşa sularına kendini atamadan rahat edilemedi.

Bu akşam yolcuyuz, bağlasanız durmayız. Geri döneceğiz. Çok şeyler anlatacağız.

4 Ağustos 2009 Salı

Tuzlu Kek


Döndüm... Tatil denilen güzel şey bitti... Çok güzeldi. Hep uçakla ya da otobüsle tatile giderdik. Bu sefer bir ilki gerçekleştirdik ve kendi arabamızla çıktık yola. Yollar kalabalıktı. Kalabalığın yanında derin uçurumlar, kamyon arkasında biriken arabalar falan da vardı. Hal böyle olunca endişelenmedim desem yalan olur. Ama genel olarak keyifli bir gidiş-geliş yaşadık. Nereye gittiğimizi de söylemem gerek sanırım. Antalya'ya gittik, Olimpos'ta geçirdik tatilimizin bir kısmını. Tatilin diğer bölümünü de Tekirova'da ki iki otelde geçirdik. Olimposun denizi muhteşemdi. Deniz sever biri olarak şahsen bayıldım. Otellere gelince onlarında konforuna bayıldım galiba :)
Neyse uzatmayayım, tarife geçeyim. Bunu tatile gitmeden önce yapmıştım. Yayınlamaya fırsat bulamamıştım. Bildiğiniz tuzlu kek.
Malzemeler:
1su bardağı yoğurt
1su bardağı zeytin yağı
3 yumurta
1 su bardağı beyaz peynir
1 çay bardağı yeşil ve siyah zeytin
maydanoz
dereotu
sosis
2 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
Yapılışı:
Hepsini karıştırın, olay budur. Karıştırmak...Dökün fırın tepsisine, 180 derecede pişsin. Hatta üzerine susam falan da serpebilirsiniz.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Vişne Suyu


Dün Ege için vişne suyu yapmaya karar verdim... Doğaçlama oldu yapımı aslında.. Bir kilo vişnem vardı. 2 litreden biraz az su ve 1 kg şeker koydum vişnelerin üstüne. Vişneler yumuşayıncaya kadar kaynattım. Kevgirden vişne tanelerini geçirip, sulu kısmın içine kattım. Ege içindeki pütürler azına geleceğinden, vişne suyunu içmek istemez diye tekrar süzdüm. Ama eğer sizin evde de bunu sorun edecek bir çocuk yoksa hiç süzmeye gerek yok bence. Bu arada unutmadan benim vişne suyum şekerli oldu bana göre. Ege içiyor ama ben kendim içerken soğuk suyla biraz seyreltiyorum. Aklınızda olsun. Çok şekerli istemezseniz şeker miktarını biraz azaltın.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Limonlu Kek



Az sonra çok sevdiğim bir arkadaşım gelecek. Geç bulduk aslında birbirimizi. Açev olmasaydı muhtemelen hiç karşılaşamayacağım 4 kişi kattım hayatıma. Hepsini çok seviyorum, yanlarında rahat hissediyorum, o kadar tatlılar ki. Beşimizde çok farklıyız aslında. Sanırım bu farklılıklar getirdi bizi yanyana. Üçü Mersinde yazlıklarındalar. Ben ve az sonra gelecek dostum kaldık Adana'da. Geçen hafta Mersin'e gittik. Kız kıza eğlendik, yüzdük, bol bol sohbet ettik. Çocuklarımızda vardı yanımızda. Birimizin ortaokula giden kızı bu ''kız kıza'' lafına çok güldü :)
Laf uzar gider ben kesmezsem. Her an kapıyı çalmak üzere olan arkadaşıma ve oğullarına yaptım bu keki. Küçük oğlu limonlu şeyleri çok seviyordu. Geçen hafta öğrendim ve aklımın bir kenarına yazdım hemen. Ben de limonlu kek yapayım dedim. Ege hemen tadına baktı. Çookk güzel olmuş dedi. Tarif Mutfak Notların'dan. Bu blogu bugün keşfettim. Bence sizde bakmalısınız. Özellikle fotoğrafları çok beğendim, çok aydınlıklar.
Herkese sevgiler.
Malzemeler:

1,5 su bardağı tozşeker
4 adet yumurta
yarım su bardağı sıvıyağ
1 su bardağı yoğurt
1 paket kabartma Tozu
1 paket vanilya
yarım limon suyu
1 limon kabuğu rendesi
2,5 su bardağı un
Yapılışı:
Klasik kek yapılışı aslında. Şeker ve yumurtaları çırparız. Yoğurt ve sıvıyağ ekleriz. Un, vanilya ve kabartmatozunu da ekleyip. 180 derecede önceden ısıtılmış fırında pişiririz.

14 Temmuz 2009 Salı

Hardal ve Köri Soslu Tavuk




Dün Ege ve ben uzun süredir uğramadığımız dvd'cimize gittik. Amaç Ege'ye bir film almaktı. Tabii bu ziyaretten bende nasiplendim. Ege'ye Buz Devri 2 ve Tugger diye bir animasyon filmi aldık. Bende ne zamandır merak ettiğim, sinemalarda gösterildiğinde gidip izleyemediğim Twilight'ı aldım ilk önce. Sonra gözüme Will Smith'in Hancock isimli filmi ilişti, onu da aldım. Tam parayı ödeyip çıkıyordum ki takriben 3 yıldır izlemek isteyipte bir türlü dvd'sini bulamadığım bir film geldi aklımda. İçimden zaten yoktur diyerek ''Bir Rüya İçin Ağıt varmı acaba?'' diye sordum. İnanamadım varmış. Dvd'si yoktu vcd verdiler. Onunda ücretinin yarısını aldı satıcı, sanırım pek sorulmayan bir film..
İşte yarısını ödeyerek aldığım Bir Rüya İçin Ağıt'ı az önce izledim Ege uyurken. Ben çok beğendim. Nasıl desem değişik bir film. Mesela kamera açıları falan çok farklı, öyle sıradan Hollywood filmlerine benzemiyor. Her türden bağımlılığı anlatıyor. Film boyunca mesaj verme kaygısı yok gibi aslında, ama sonunda o mesajı suratınıza fırlatıyor. Yani izlemek lazım kısaca. Ben tavsiye ederim. Benim kişisel listemde yerini aldı, bir ara sadece filmden bahseden bir post da yazarım artık.
Aşağıdaki tarifin ne bu filmle ne de bugünle alakası yok. Geçen hafta yapmıştım. Körili hardallı bir tavuk. Benim gibi köriyi ve hardalı seviyorsanız deneyin. Ama bu tatları sevmiyorsanız bence beğenmezsiniz, boşuna denemeyin...
Malzemeler:
Kemiksiz tavuk pirzola
Krema
köri
hardal
Yapılışı:
Tavuklar tuz ve kekik serpildikten sonra, bir teflon tavaya alınır. Biraz sıvıyağ ilavesi yapıldıktan sonra kısık ateşte pişmeye bırakılır. Tavuklar önce sularını bırakacaklar sonra o sular buharlaşacak ve tavuğun bir yüzü hafif kızaracak. Tam bu sırada tavukları ters çevirip diğer yüzün de kızarması sağlanır. İki yüzü de kızaran tavuklar ateşten alınır ve sos hazırlanmaya başlanır. Sos için krema kutusunun bir kısmı ( istediğiniz kadar ama ben yarıdan biraz fazlasını kullandım, bu sıcak günlerde çok ağır olmasın diye) tavaya dökülür. İstenilen miktar da köri ve hardal kremaya karıştırılır ve 1-2 dakika tıkırdatılır. Gene köri ve hardal miktarı damak zevkinize kalmış. Ben 1,5 çay kaşığı köri ve hardal kullandım. Tavukları servis ederken bu sosu üzerlerine döktüm ve maydanozla süsledim. Ben çok sevdim. Buna benzer bir tarifim daha var onu da en kısa zamanda yayınlamak istiyorum. O daha güzel.

7 Temmuz 2009 Salı

Kızarmış Tavuk Kanadı



Evli ve de çocuklu olunca tatil planlamak ne kadar da zorlaşıyor... Google'da Adrasan hakkında bilgi toplayacağım diye gözlerim fır fır dönmekten yorgun düştüler. Nerede kalınır, bahçesi varmı bizim Ege için, yemekleri nasıldır, kliması varmı acaba, dere varmış sinek de var mıdır şeklinde 3 saattir falan bilgisayar başındayım. Fenalık geldi ama olumlu sonuçlar da elde etmedim değil. 6-7 tane kalınabilecek gibi gözüken pansiyon buldum.. Akşam eşimle ve tatil arkadaşlarımızla konuştuktan sonra yarın telefon trafiğine dalmam gerekecek sanırım. Ama olsun dimi, sonunda tatil var :) Hayat tatil olsa diyerek bitiriyorum bu kısa yazıyı.


Fırınımı dğiştirdikten sonra 2 aydır falan yaptığım bir tarif bu. Eski fırınımda bu tarz ızgara kızartma gibi şeyleri pek yapmazdım, çünkü sonu hüsranla biten deneyimler yaşamıştım. Ama yeni fırınımı çok seviyorum, herşeyi çok güzel pişiriyor, kızartıyor ve kabartıyor .


Malzemeler:


İstenilen miktarda tavuk kanadı

kekik

pul biber

renk vermesi için domates salçası

tuz

sıvıyağ


Yapılışı:


Kanatları tüm malzemeyle karıştırıp, iyice marine olması için 2-3 saat buzdolabında bekletiriz. Pişirme kağıdı serdiğimiz tepsiye dizip fırına süreriz. 180 derecede kanatlar kızarana kadar pişiririrz.


Hepsi bu. Süper oluyor. Dışı nar gibi çıtır..İçi yumuşacıık..Mıııımmm... Hem Ege'de bayılıyor. Daha ne olsun..


27 Haziran 2009 Cumartesi

Bardakta Tiramisu


Akşama misafir gelecekti. Tüm yemekleri, aperatifleri hazırlamıştı ama tatlı konusunda hala kararsızdı nedense. Ne yapması gerektiği konusunda hiçbir fikri yoktu ve düşündükçe aklı daha da karışıyordu. Yeteneklerinin farkındaydı. Öyle hamur hazırlama ve onu açma gibi yeteneklerden yoksundu. Öyle baklava falan gibi bir tatlı zaten yapamazdı. Çok da umursamadı bu yeteneksizliğini, zaten şerbet dökülen hamurlu tatlıları oldum olası pek sevmezdi. En çok sütlü tatlıları yapmayı seviyordu. Tam yaşadığı coğrafyaya uygundu aslında. Serin ve hafif. Ama sadece kendisinin böyle düşündüğünü biliyordu. Çünkü burada yaşayan halk aslında şerbeti içine çekmiş tüm tatlılara bayılırdı. Off dedi birden.Offf, ne yapmalıyım? Hala kararsızdı ve yöre halkının tatlı eğilimleri konusunda kendi kendine konferans vermeye başlamıştı. En iyi yaptığı şeyi yapmak akıllıca olurdu aslında. Bunun yannda kolay yapılması ve şık durması da önemliydi. Ne de olsa konuklara ikram edilecekti. İyi yapmak, kolay yapım ve şık görüntü.... Adres belliydi artık. Malzemelerde vardı, çare yok tiramisu yapılacaktı.
Herşeyin yolunda gitmesi için, ilk önce bir nescafe içmesi gerektiğini, işler sarpa sarınca anlayacaktı. Ama tatlısını yapmaya başladığında hala bundan haberi yoktu.
Kek tabanlarını ıslatmak için bir kupa nescafe hazırladı. Ne de güzel kokuyordu. Çok kahve içmezdi. Uzun zamandır ilk kez canı kahve istiyordu. Bir çok isteğini önemsemediği gibi bunu da önemsemedi, görmezlikten geldi. İlk hazırladığı kupayı sakince içip sonra tatlı yapımına başlasaydı herşey başka olabilirdi. Keki ıslatmak için kahveyi döktükçe, canı daha da çok kahve içmek istiyordu aslında. Ama o işine devam etti. Canı o kadar çok istiyordu ki, keke farkında olmadan fazla fazla sıvı dökmeye başlamıştı. Karışıklığa birazdan bu sebep olacaktı. Pasta hazırlandı, en üstüne kreması dökülüp üzeri düzeltildi. Kakao serpmesi gerekiyordu. Kakao paketi elinde pastanın başında dikilirken gözlerine inanamadı. Belgesellerde islediği birşey oluyordu. Eriyip ortadan ikiye ayrılan buzullar gibi pastası kendiliğinden yavaş yavaş ikiye bölünüyordu. Kek kırılıp ayrıldıkça üstündeki kremalarda denize yuvarlanan buzullar gibi aşağıya akıyorlardı. 1-2 dakika sonunda düzgünce ortadan ikiye ayrılmış bir pastası olmuştu. Kendine acıma partisi vermek istiyordu.
Gene bir off çıktı ağzından. Ama aniden sakinleşti, ''telaşa gerek yok'' dedi. Ya bu pastanın hepsini sinirini dindirmek için oturup yiyecekti ya da çözüm bulunacaktı. Tv'de izlediği kup yapılışlarını hatırladı. ''Aynı mantık'' dedi kendi kendine. Kek, keki ıslatmak için sıvı ve krema yokmuydu onlarda da. Çözüm bulunmuştu. Tüm pastayı kaşık kaşık en sevdiği yeşil bardaklarına doldurdu. Konuklara ikram ederkende, üzerine dondurma ve çikolata kreması koymayı tasarladı. Akşam tatlının sırası geldiğinde aynen düşündüklerini uyguladı. Gece 02.00'da yatağına yatarken, dondurma ve çikolata sosunun tatlısına ne kadar yakıştığını düşünüyordu.
Malzemeler:
Kakaolu hazır pastaban
600 gr süt
4-5 kaşık un
Damak tadınıza göre şeker
1 kutu labne
1 bardak neskafe ( şekerli)
Kakao,
Yapılışı:
Süt, un ve şeker bir tencereye konur ve muhallebi kıvamına gelene kadar karıştırılarak pişirilir.
Ocaktan alınan krema soğurken kabuk tutmasın diye arasıra karıştırılır. Ilınınca labne peyniri de eklenir. Pastabanlar hazırlanan neskafeyle ıslatılır (burada aman diyorum, aman çok ıslatmayın siz benim gibi). İkl parçaya kremanın yarısı sürülür. Üzerine diğer kek parçası konup kalan krema da üzerine dökülür. Üstü düzeltilip, her yerine kakao serpilir.

18 Haziran 2009 Perşembe

Stand by Me....


Stand by me ... çoğumuzun bildiği bir şarkı.. Benim gibi delicesine sevenler de vardır belki... Ben hergün dinlemek isterim, dinleyemesemde söylerim. Belki 10 tane başka başka insanlarca söylenmiş kayıtları var mesela. Onlarıda dinlerim, değişik değişik yorumlardan. Kısace ben bu şarkıyı çok severim.


Ve dün face'den kuzenim bana bir video yollamış.. İnanamadım, bayıldım.. Dünyanın çeşitli yerlerin'de ( Amerika'dan, Afrika'ya, Mexico'dan Moscova'ya ...) bir sürü sokakta şarkı söyleyen, enstrüman çalan insanlara bu şarkıyı çaldırmışlar. Sonrada hepsini birleştirmişler. Ortaya acayip güzellikte bir şey çıkmış. Bayıldım, afalladım, kimlere dinleteyim bilemedim. Bir sürü kişiye yolladım face'den. Sıra size geldi. Videoyu direk buraya ekleyemedim. Linke tıklarsanız varacağınız yer Stand by me...

Not: Ben en çok Grandpa Elliot'a sempati duydum nedense :)

17 Haziran 2009 Çarşamba

Havuçlu Meze


Adana o kadar ısındı ki, artık rahatsızlık vermeye başladı. Ege'de yaz tatiline girdi, kreşe ara verdik. Hava çok sıcak olduğundan parka falan gidemiyoruz. Ege' de evde oturmaktan pek de memnun değil, sıkılıyor haklı olarak. Akşamüstü anneannesine götürüyorum. Oldukça serin ve gölge olan bahçede oynuyor. Anneannesinin sitesinde arkadaş da edindi. Şimdilik böyle idare ediyoruz. Bundan sıkılması yakındır gibime geliyor. Bize sanırım tatil gerek. Bende temmuz ortası gibi Adanadan daha serin bir yere gitmeyi planlıyorum. Avşa'yı çok özledim. Haziran bitti sayılır, temmuz da çabuk geçse.


Bu tarifi geçen gün yaptım. Ben genelde sadece süzme yoğurtla yaparım. Ama bu sefer mayonezde karıştırdım. İkisi de lezzetli oluyor bence. Tarif çok kolay.


Malzemeler:


3-4 tane orta boy havuç

Süzme yoğurt

Mayonez

sarımsak


Yapılışı:


Havuçları rendeleyip çok az yağ da kısık ateşte pişirilir. Soğuyunca sarımsak, mayonez ve yoğurtla karıştırılır. Miktar vermiyorum damak tadınıza göre oranları ayarlayabilirsiniz.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Yalancı Ekmek Kadayıfı


Uzun bir aradan sonra merhaba diyerek başlamak istiyorum. Neden blogumu ihmal ettiğimin bir çok nedeni var aslında. İşin özü birdenbire hayatımın temposunun artmış olması. Sakin, genelde evde kendi başına geçen günlerim birden bire yoğun geçen günlerle yer değiştirdiğinden bloguma uğrayamaz olmuştum. Nedir diye sorarsanız, işte beni blogumdan koparan nedenler.

En önemli neden taşınmamız oldu. Sonunda bizimde evimiz oldu, ev aldık. Ev aldık derken pat diye olmadı. Sayısını hatırlamadığım kadar çok ev gezdik. Ve bu ev gezmeleri inanılmaz vaktini alıyor insanın. Bilmezdim şimdi öğrenmiş oldum. Haa bi de AÇEV'deki derslerimi unutmamak lazım. Haftanın 4 günü 3 saat şeklinde verdim okuma-yazma derslerini. Sabahları yemek vs. yapıp öğlen derse gidiyordum. Akşamüstü 4 gibi ders çıkışı oğlumun kreşine gidip onu alıyor sonra da eve dönüyordum. Bu arada arabamın olmadığını, bu başka başka semtlerdeki yerlere dolmuşla gittiğimide söylemeden edemeyeceğim. Akşamüstü eve gelince de pilim bitmiş olduğundan bloguma tarif ekleyecek gücü arasam da bulamıyordum. Taşındık demiştim ya, işte bu yoğunluğun derslerin falan tam ortasında taşındık. Günlerce evdeki kitapları, dvdleri, cdleri, yastıkları, yorganları ve kıyafetleri paketlemekle uğraştım. Ne kadar yorulduğumu burada mevcut kelimelerle anlatmaya çalışmayacağım bile... Bir de bünye alışık değil. Belki kimileriniz ''ben tam gün çalışıyorum, sen ne diyorsun'' diyebilir. Haklıdır. Ben sakin sakin evde dvd izleyen, pineklemeyi seven, aheste ve gezmeyi sevmeyen biri olarak malesef çok yoruldum. Ve sonra taşınma günü geldi tabii.. Taşındık ama taşınmakla bitmiyor işler. Yerleşmek bambaşka bir şey çünkü. Kursumun bitmesine yakın tüm yerleşme işleri de tarafımdan bitirildi. Sonra kursum bitti. Bir hafta sonra ben fena halde hasta oldum, iki hafta sürdü. Geçen hafta iyileştim ve şimdi buradayım.

Bundan sonra böyle aralar vermemeye çalışacağım. Hatta boş zamanlarımda, resimleri olan yemeklerin yazılarını yazayım saklayayım diyorum. Ama kendime bu konuda malesef güvenmiyorum, yazmazmışım gibime geliyor.

Yazıyı tarife bağlama çabalarına girip laf kalabalığı yapmadan tarifi vermek istiyorum. Dün akşam evimizi görmeye gelen arkadaşlarımıza yapmıştım. İlk defa denedim. Tarif Lezzet Mutfağın'dan . Vallahi güzel oldu..

Sevgiler ve İyi haftalar herkese..


Malzemeler:

1 paket tuzsuz etimek
2 su bardağı şeker

2,5 su bardağı su


Krema için:

2 yemek kaşığı nişasta
1 yemek kaşığı un
5 yemek kaşığı şeker

1 litre süt


2 paket krem şanti

2 bardak süt ( soğuk )

Yapılışı:

İlk olarak etimekleri tek sıra halinde bir borcama diziyoruz. Bir teflon tavada şekeri biraz yakarak rengini koyulaştırıyoruz. Rengi kahveye dönen şekerin üstüne 2,5 bardak suyu döküyoruz. Suyu döktüğümüzde şeker taş gidi sertleşiyor. Sakın olmadı bu demeyin, çünkü su ısındıkca şeker eriyor. Hazırladığımız şerbeti sıcak sıcak etimeklerin üzerine döküyoruz. Zaten hemen etimekler şerbeti emiyor. Bu arada kremasını hazırlayıp onuda daha sıcakken borcamımıza döküyoruz. Soğuyunca buzdolabuna kaldırıyoruz. Ben 1 gece beklettim çok güzel oldu. Ertesi gün üzerine krem şantisini hazırlayıp sürdüm ve fıstıkla süsledim. 2 saat de böyle bekledi. Güzel leziz bir tatlı oldu. Bir de kolay ki sormayın :)

Not: Bir daha yaptığımda 2 kat etimekle denemeyi düşünüyorum. Ya da krema miktarını azaltacağım. Deneyimlerimi buraya aktarırım. Ama gene de çok güzel, serin ve lezzetliydi.

5 Haziran 2009 Cuma

Nerden Başlasam? Nasıl anlatsam?




Nerden başlasam? Nasıl anlatsam?

Dün akşam NTV' de bir belgesel izledim. Adı Home (Yuva). Gerçek evimizden yani dünyamızdan bahsediyor. Çok güzel hazırlamışlar, lafla değil görsel anlatmışlar dünyamızdaki değişimi.. Zaten şimdiye kadar o kadar çok şey söylendi ki, görmek daha etkili olabilir diye düşünüyorum. Çevre, karbon salınımı, sera etkisi, Kyoto gibi kelimeleri sürekli duyup artık bunlara karşı kendilerini uyuşturanlar için bir de görsünler diyerek yola çıkılmış olabilir. Belki ''bir belgesel izledim, hayatım değişti'' der birileri. Çok mu ütopik düşünüyorum acaba?


Belgeselin sonunda bir mesaj vardı, çok netti. KARAMSAR OLMAK İÇİN ÇOK GEÇ. Ne kadar anlamlı ve kısa bir mesaj. Hani unutulacak türden değil. Ah ah vah vah dönemini geçeli çok olmuş aslında, acil önlem şart. Hükümetlerin sorunu çözmesini beklemek malesef çocukça bir beklenti gibi geliyor bana. Çünkü beklemek için de geç kalınmış bir dönemdeyiz. Değişime kendi hayatımızdan başlamak daha anlamlı bence. Şimdi neler yapacağımızı sıralamak istemiyorum. İnternette o kadar çok kaynak var ki. Ama bir kurtarıcı gelmesini beklemeden hareket etmeye başlamak lazım. Çünkü o kurtarıcılar, benim küçük oğlumun izlediği çizgi filmlerde görülüyorlar sadece. Gerçek hayattaysa malesef süper kahramanlar yok. Varsa da o kahramanlar, plastik torba kullanmayı rededen, pilleri biriktirip pil atık kutularına atan ya da suyunu daha dikkatli kullananlar olsa gerek.

Geri dönüşü imkansız bir dönemde değiliz ama girmek üzereyiz. Hiç dikkat ettiniz mi, çevrenin geleceğiyle ilgili verilen tarihlere.. 10 yıl önce torunlarımıza yaşanacak bir dünya bırakalım falan diye ediyorduk sohbetlerimizi. Fakat 2015'ten en geç 2030'dan bahsediyor bilimadamları artık. Torunları bırakın, susuz kalacak olan, iklimsel felaketler yaşayacak olan, yerinden yurdundan açlık yüzünden göç etmek zorunda kalacak olan bizim kuşak. Tüm bunlar bizim gözlerimiz açıkken olacak.

Bu yazıyı çok uzatmak istemiyorum. Ama en üzüldüğüm şeyi sizinle paylaşıp öyle bitirmek istiyorum sözümü. Dünyada 1 milyardan fazla insan temiz suya erişemiyor. Suları yok, susuzluk çekiyorlar ve bu yüzden ölüyorlar. Ve biz temiz içilebilir suları tuvaletlerimize döküyoruz. Dün gece bu aklıma geldi belgesel bitince. O kadar rahatsız oldum ki anlatamam. Neyse izlemeyenler lütfen izlesin. NTV Yuva belgeselini daha verecektir.

Bu konuda sizleri rahatsız ettiysem ne mutlu bana. Siz de çevrenizdikleri rahatsız edin lütfen.


Daha çok bilgi için:








22 Mayıs 2009 Cuma

1. Yıl Olmuş Ama Haberim Olmamış :)

İnanamıyorum ama unutmuşum..Az önce farkettim. Meğer blogumun yayına başlamasının üzerinden 1 yıl geçmiş. Ben bunu özel bir tarif deneyerek falan kutlamak istiyordum aslında. Ama yoğunluktan mıdır nedir unutmuşum...
İşte birinci yılı devirmiş oldum. Nice yıllar diliyorum kendime..
Uzun süredir yeni bir tarif ekleyemediğim farkındayım.. En kısa zamanda diyorum.. Sevgiler herkese :)

2 Nisan 2009 Perşembe

Tortilla Böreği



Gene istediğim sıklıkta tarif ekleyemiyorum ama eskisine göre daha sık ilgileniyorum blogumla. Bu tarifi aslında 1 ay önce falan yapmıştım. Bu da öylesine doğaçlama yollarla çıkan bir tarif. Bende ''birşey yapsam da yesem düşüncesi'' beynimde yer ettiği an çıkıyor böyle tarifler. Bu yaptığım hoşuma gitti, bir de pratik ki sormayın... Tarif aşağıda, herkese iyi bir haftasonu diliyorum.
Malzemeler:
4 tane tortilla ekmeği
1 yumurta
sıvı yağ
biraz süt ya da yoğurt
Kaşar ve pastırma ( evde olan hangi malzeme varsa iç olarak kullanılabilir)
Yapılışı:
Teflon tavamızı yağlayıp ilk tortilla ekmeğini tavaya koyarız. Üzerine yumurta, sıvıyağ ve süt le hazırladığımız sosla ıslatırız. Tekrar üzerine tortilla ekmeği koyup, hazırladığımız iç malzemesini ekmeğin her tarafına yayarız. İlk başta yaptığımız işlemleri tekrarlayıp tavamızın ağzını kapatırız. Kısık ateşte alt kısım kızarana kadar pişiririz. Daha sonra böreğimizi ters çevirip diğer yüzünüde pişiririz. Hepsi bu. Kolaymış değil mi? Bir çeşit tava böreği aslında.

23 Mart 2009 Pazartesi

Muffin Krep


Uzun süredir blogumla pek ilgilenemediğim farkındayım. Ama şu sıralar ''zaman yönetimi'' konusunda başarısız dönem geçiriyorum. Hiçbir şeyi yetiştiremiyorum. Haftanın dört günü okuma yazma kursuna gidiyorum. Aslında çok vaktimi almıyor. Sadece 13.00 la 16.00 arası dersim var. Fakat daha önceleri zamanı kullanma açısından pek rahat olan ben, şimdilerde hiçbir şeye yetişemeden yaşıyorum. Yani anlamıyorum aslında, organize olmak konusunda hep kendimi başarılı falan görürdüm. Şimdiyse organize olmaya giden yolda ağır aksak, tökezleyerek ilerliyorum.

Bunları neden anlattığıma gelince, artık silkinip kendime gelme kararı verdim. Umarım bundan sonra kendime, oğluma, evime ve bloguma daha fazla zaman ayırabilirim.

Alttaki tarifi bu haftasonu kahvaltı için hazırladım. Tamamen uydurma :) Öylesine yani... İşin aslı krep yapacaktım, ama krep gibi olsun ama daha değişik görünsün istedim. Aşağıdaki tarif çıktı ortaya. Ben beğendim, ev halkı beğendi. Sizin beğeninize sunuyorum şimdi de.

Malzemeler:

Yumurta
Süt
Un
Kaşar peyniri ( istenilen herhangi bir peynir de olabilir)
Sosis ( sucukta olabilir sanırım )
Zeytin


Yapılışı:

Krep için yumurta, süt, un karıştırılarak cıvık bir karışım elde edilir. İçine küp küp kesilmiş kaşar peyniri parçaları ve gene küp küp doğranan sosisler ve zeytin eklenir. Minik Muffin kalıplarına dökülür ve 170-180 derece fırında üzerleri kızarana kadar pişirilir. Benim kalıplarım silikon olduğu için yapışma derdi olmadı. Önceden ısıtılmış fırında pişirdim ben. Çok güzel kabardı, afiyetle yendi.

10 Mart 2009 Salı

Yalancı Tavuk Göğsü


Sanırım bir aydan fazla oldu yazmayalı, blogları dolaşmayalı. Son postumun tarihine bakmak lazım. Ama yazmaya başlamışken geri dönüp son posta bakmaya bile üşenir haldeyim. Bahar yorgunluğu bu üşengeç ruh halimin sorumlusu. Ama sadece üşengeçlikten değil bloguma bile uğrayamamam. Şu bahsettiğim son postta yazan konuyla alakalı aslında.
Müjdemi vereyim artık. Bende bir okuma yazma sınıfı açtım sonunda. 18 Öğrencim var. Haftanın 4 günü onlarlayım. Her gün 3 saat ders yapıyoruz. Benle yaşıt öğrencimde var 60 yaşında da... Hepsini çok sevdim, herbirinin ayrı bir hikayesi var. Mayısın ilk haftası bitecek kursum. Umarım gelecek senede sınıf açabilirim. Öğrenci bulmak biraz daha fazla emek gerektiriyor. Saha çalışması yapmak lazım mesela. Neyse, kısaca gelemeyişimin, bir selam veremeyişimin nedeni budur.
Tarifse sürekli yaptığım bir sütlü tatlı. Ne zamandır eklemek istiyordum aslında. Ben çok seviyorum tadını. Hem kolay, hem yapımı kısa sürüyor, hem de hafif. İşte tarif.
Malzemeler:
1 lt süt
2,5 çay bardağı un
1 su bardağı şeker
2 paket vanilya
1 paket kakaolu bisküvi
damla sakızı
Yapılışı:
Süt, un, şeker ve ezilmiş damla sakızı bir tencereye konur. Karıştırılarak muhallebi olana kadar pişirilir. Ocaktan alınıp, vanilyalar eklenerek pürüzsüz bir kıvam alıncaya kadar el blendırıyla çırpılır. Kakaolu bisküvi rondoda çekilir ve bir fırın tepsisine yayılır. Üzerine hazırlanan muhallebi dökülerek, ılıdıktan sonra buzdolabına konur. 2-3 saat soğuması beklenir. Tepsideki muhallebi bıcakla kare olacak şekilde kesilir. Bir spatula yardımıyla bu kareler ikiye katlanarak tabaklara konur ve servis yapılır.

18 Ocak 2009 Pazar

Gönüllü Olmak...

AÇEV'in resmi sitesinden aldığım bir yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Nerden çıktı şimdi bu diyenler olabilir. Ama ''gönüllülük kavramı, gönüllü olmak'' o kadar güzel anlatılmış ki bu yazıda, ben de sizlerle paylaşmak istedim.


Geçen 2 hafta boyunca bende AÇEV'in Eğitici Eğitimi Seminerine katıldım. Yarın sınavımız var, çocuklar gibi sınav telaşına düştüm,harıl harıl ders çalışıyorum :)


2 hafta boyunca beni , elimde notlarla, kitaplarla bir yerlere gidip geldiğimi gören komşu, esnaf ve arkadaşlar ne yaptığımı merak edip sordular. Bende üşenmedim uzun uzun anlattım AÇEV'i, okuma yazma öğretmek için seminere gittiğimi. Ve ne acıdır ki, destekleyici bir yanıt almadım hiçbirisinden. Genelde, para almadan mı yapacacaksın, eh evde oturmaktan iyidir hadi bakalım, aman uğraşması güçtür şimdi okuma yazma bilmeyenlerle gibi tepkilerle karşılaştım. Ben böyle düşünmemiştim biliyor musunuz, hayal kırıklığımı tahmin bile edemezsiniz.Zaten,ben insanlar beni takdir etsin diye başlamadım bu işe ama bu kadarını beklemiyordum. Anlaşılamamak o kadar kötü bir duygu ki, insan ne yapacağını bilemiyor. Ve anladım ki ''gönüllülük kavramından'' haberi olmayan ya da üzerinde hiç düşünmemiş büyük bir çoğunluğumuz var.


Bu yazıyı işte bu nedenle sizlerle paylaşmak istiyorum. Herşeye rağmen ben herkese gene de sevgilerimi gönderiyorum..




BEN BİR GÖNÜLLÜYÜM...


İçinde “gönül” kelimesi geçen ne çok söz vardır: Gönül koymak, gönül bağı, gönül borcu, gönülsüz, gönül çelen... Ama galiba en güzeli “gönüllü”.... Sözlük anlamı, bir işi yapmayı hiç bir yükümü yokken isteyerek üstlenen. Ben bir gönüllüyüm! Ne mutlu bana! Bugüne kadar sahip olduğum sıfatların içinde içimi en çok ısıtan, beni en çok mutlu eden, gururla her zaman ve her ortamda söyleyebileceğim sıfatım. Ben bir gönüllüyüm! Küçücük yüreğimi, inanamayacağım kadar büyütüp güzellikle, paylaşımla, dostlukla, emekle, sabırla dolduran duygu...


Her şey, 8 Eylül 2002 günü, yani Dünya Okuma Yazma Günün’nde Radikal’de yayımlanan “Okumaz-yazmaz’ımız çok“ başlıklı haberi okumakla başladı. Haberde Türkiye’deki vahim okumaz-yazmaz istatistiklerinin yanında, gönüllü okuma yazma kursları açan sivil toplum örgütü Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) tanıtılıyordu. Haberin altında da vakfın telefonu. “Neden ben de bu gönüllülerden biri olup, becerebildiğim kadarıyla okuma yazma öğretip küçücük bir ışık olmayayım?” diye kendimi sorgularken elim telefona gitti. Gazetedeki haber üzerine aradığımı söyleyince, karşımda çok hoş bir ses bir çırpıda bana İşlevsel Yetişkin Okuryazarlığı Programı (İYOP)’dan bahsetti. “Gelin tanışalım, siz de gönüllü öğreticimiz olun deyince heyecenlandım. "Gönüllü öğretici” olabilmek için 2 ay kadar beklemem gerekiyordu. Nihayet Aralık ayı sonunda tanışma, Ocak ayı başında da vakfın düzenlediği 3 haftalık yoğun bir “Gönüllü Okuma Yazma Öğreticiliği” kursu. Her gün Avcılar-Beşiktaş arası toplam 6 araç değiştirerek büyük bir heyecanla gidip gelmeler. 20 ile 65 yaş arası değişik kültür ve sosyal yapıdan 70 kadar insanın biraraya geldiği sınıflar. Herkeste aynı heves ve heyecan. Sosyal sorumluluk bilinci gelişmiş insanlarla biraraya gelip güzel bir amaç için çaba harcamak ne güzel. Akademisyenler ve Vakıf yetkilileri tarafından hazırlanmış ders programında ağırlıklı olarak eğitim vereceğimiz insanları anlamaya yönelik aktiviteler. Hele, hiç bir şey ifade etmeyen sembolleri çözüp cümle kurmamızı istediklerinde yaşadığım “çaresizlik” duygusunu ömrümce unutmayacağım. Bu duyguyu kurs öğretmenimle paylaştığımda, “Bizim de sizlere yaşatmak istediğimiz tam olarak buydu. Çünkü bizim yaşamımızın her anında ve her ortamında var olan harfler, yazılar kursa başlayan bir çok okumaz yazmaz için sadece bir işaret olacaktır. Onların kursa başlarken neler hissedeceğini bire bir yaşamanızı istedik” dedi. Kursun bitiminde sınav ve zar zor ulaştığımız karlı bir İstanbul gününde Beşiktaş Halk Eğitim Merkezi’nde sertifika töreni. Üniversiteyi bitirip diplomamı aldığımda bile bu denli heyecanlanmamıştım. Buraya kadar her şey gayet güzel. Asıl zorluk bundan sonra başlıyor. Uygun kurs yeri ve yeterli sayıda kursiyer bulmak meğer işin en zor tarafıymış. Vakıftaki danışmanım Sevgi Hanım ile Şubat ve Mart aylarındaki kar ve yağmurda marketlere, bakkallara, okullara tanıtım yazısı asmak, sokakta rastlaştığımız herkese kursu anlatmak, ilk deneyimini yaşayan biri için bir hayli zor. Hele mahalle pazarlarının girişinde atkı ve bereyle sarındığım için, kadın mı erkek mi olduğumu anlamak amacıyla konuştuğum kadınların bana dikkatli baktıkları günleri unutmayacağım. Pes etmeler, “yok bu iş olmayacak” demeler... Ama oldu. Kurs yeri de bulduk, kursiyer de. Sonuçta büyük gün geldi çattı: 21 Mart’ta başladı kursumuz. Borusan İlköğretim Okulu’nun bize sınıf verebildiği saatlerde (15:00-18:0 arası) kursumuz başladı. İlk gün heyecandan ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. Bankacılık yaptığım 14 yıl boyunca (ha bu arada 2001’de, batan bankalardan birinde gemiyi en önce terkedenlerden biri, yani işsiz bankacı olduğumu söylemeyi unutmuşum.) binlerce insanla muhatap oldum ama hiç bu kadar heyecanlanmadım. İlk şok, kullanacakları kitabı tanıtırken “sonraki sayfayı açın” dediğimde kursiyerlerden birinin ısrarla önceki sayfayı açmaya çalışması oldu. “Önceki” ile “sonraki” arasındaki farkın fark edilememesi... Derken, hergün sınıf mevcudundan eksilmeler ve yeni kayıtlar, ilk haftada sağlık sorunları nedeniyle ayrılan 3 kişi. Bula bula bu zamanımı buldu bu sorunlar! Yapılabilecek bir şey yok. 14-69 yaş arası, ağırlıklı olarak evli ve çoğu 4-5 çocuklu, Türkiye’nin değişik yörelerinden gelip Avcılar’a yerleşmiş hanımlar. Bir kaç gün sonra, bir kaçının yakın bir okuldaki 2. kademe (ilkokula denklik diploması veren) kursu bırakıp geldiklerini öğreniyorum. Sorguladıkça, okuma yazma belgesi aldıkları halde okumayı yazmayı tamamen sökemediklerini anlıyorum. Maksat okur-yazar sayımızı (kayıtlarda!) artırmak! Şaşırma Yadigar, burası Türkiye! Evlerine geri gönderecek halim yok! Haydi buyrun devam edin... Dört çocuğuda üniversite bitirmiş eli kalem tutamayan hanımdan, kursa başlayana kadar evden tek başına dışarı çıkmamış 26 yaşındaki genç kızıma; “ödevime yardm eder misin” diye 23 yaşındaki sözüm ona okumuş ama aslında “cahil” kalmış oğlundan yardım istediğinde “git başımdan televizyon seyrediyorum, bu yaştan sonra sana ne gerek okuma yazma” diye yanıt alan anneden (iyi ki o anda yanlarında değilmişim!) kursun en yaşlısı (69) yaşında olmasına rağmen, en çabuk algılayan, en heyecanlı ve evde en çok ders çalışan Karadeniz’li Fatma Hanım’a (ki en büyük şoklarımdan birini de bu kursiyerimin, fiilleri öğrenmeye başladığımız gün “serdim” kelimesini “serdum” olarak yazdığını görünce yaşamıştım. Panik halinde danışmanımı arayıp durumu iletince, “konuştukları şiveyle yazanlar için yapabileceğimiz fazla bir şey yok çünkü değişmiyorlar” diye yanıt alıp kısmen rahatlamıştım. Bu kez de kursiyerim kendisi strese girip düzeltmeye çalıştıysada bu pek mümkün olmadı); okuma yazmanın yanında el becerilerini geliştirmek için kitaptaki soba resmi çizmesi gereken kutuya “soba çizmeyi beceremedim, ben de kutu boş kalmasın diye saat çizdim” diyen yaratıcı kursiyerime; 15 gün boyunca her gün, “sınavımız ayın 13’ünde, törenimiz de 16’sında dediğim halde hem sınavı hem de töreni 13’ünde zannedip hazırlıklı gelen kursiyerime kadar değişik özelliklere sahip bir sınıfım vardı. Gelişme gösterdikleri zaman duyduğum sevincin yanında, karamsarlığa düşüp “ben bu işi beceremiyorum galiba” dediğim de çok oldu. Fakat her defasında kendi kendimi motive edip en çok ihtiyacım olan şeyin sabır olduğunu düşünerek ve sıkıntımı Sevgi Hanım’la paylaşarak devam ettim. Ders bitip de eve döndüğüm akşamlar yaşadığım “savaştan çıkmışlık” halini, zihinsel ve fiziksel yorgunluğumu kursiyerlerimin bana gösterdikleri inanılmaz güzel sevgiyle aşmaya çalıştım. Bir süre sonra, eve varır varmaz bir sonraki dersin planını hazırlamadan yemek bile yemediğimi farkedince “işte bu” dedim kendi kendime. Diğer gönüllü arkadaşlarla deneyim ve duygularımızı paylaştığımız toplantılar da rahatlamama sebep oldu. Çünkü benzer soruları benzer şaşkınlıkları ve duygusallıkları yaşıyorduk. Kursun asıl haz veren yanı da öğrendiklerini hayata geçirdikleri zaman başladı. Fatma Hanım bana yazdığı mektupta aynen şunları söylüyordu: “Cuma gününden beri çok mutluyum. Postaneye gittim numaramı okudum paramı gönderdim çok sağol çok emek sarfettin” Bir kez daha “işte bu!” Sıcakların bastırmasıyla rehavete kapılmak yerine ders sayımızı artırıp son sürat devam ettik ve 13 Haziran’da sınavımızı yaptık. En “savaştan çıkmışlık” halini yaşadığım o gün “yok artık, ben bittim! Yakın zamanda bir daha kurs murs veremem” dediysem de inanmayın çünkü 16 Haziran’da yaptığımız kutlama törenimizde bu fikrimden vazgeçtim. Hepsi özene bezene giyinmiş, ikramlıklarını alıp gelmişlerdi. Belki de bir çoğu ilk defa (düğünleri dışında) kendileri için düzenlenen bir törene katılıyor, “önemsenmenin”, “adam yerine konulmanın” keyfini yaşıyorlardı. Ve yine belki de, birlikte çektirdiğimiz fotoğraflar, albümlerinin başköşelerinde, yaşamlarının en önemli anlarından biri olarak yerlerini alacaktır. Törendeki konuşmalar sırasında, Türk filmi seyrederken ağlayan ben ağlamaz mıyım? Hem de zırıl zırıl!


Değişik nedenlerle okula gidememiş/gönderilmemiş ve şimdiye kadar başkaları için yaşamış; çocuk doğurmak, büyütmek, yemek yapmak, ev temizlemek dışında pek fazla sorumluluk verilmemiş; dolayısıyla da çevrelerine, olaylara, insanlara eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmamış kursiyerlerimin bir çoğu eminim ve umuyorum ki bundan sonra çevrelerine daha farklı bir gözle bakacaklar, “kendileri” için bir şeyler yapmaya çaba harcayacaklardır. Ben de kendi adıma, paylaşımı, dostluğu, vefayı, sabrı, emeği sonuna kadar yaşamış olmanın sarhoşluğuyla, ilgi duyanları “gönüllü” olmaya davet ediyorum. Küçücük yüreklerini büyütmek, sevgilerini, emeklerini paylaşmak için.


Yadigar YAŞAR, AÇEV Gönüllü Okuma Yazma Eğiticisi

9 Ocak 2009 Cuma

Çukurova 2. Kitap Fuarı 10-18 Ocak 2009


Yarın Çukurova 2. Kitap Fuarı TÜYAP Adana Uluslararası Fuar ve Kongre Merkez’inde açılıyor. Belki haberi olmayanlar vardır diye bloğuma yazmak istedim. Sanırım ben pazar günü gideceğim fuara, bir sürü kitap almayı istiyorum. Özellikle oğluma değişik kitaplar bakacağım. Çünkü Adana çocuk kitapları konusunda pek kısıtlı. Unutmadan fuar boyunca çeşitli söyleşiler olacak. Ayrıca fuarın onur konuğu, Adana doğumlu yazarımız Muzaffer İzgü. 10-14 Ocak tarihlerinde fuarda olacak, söyleşiler yapacak ve kitaplarını imzalayacak.

Ayrıca fuar 9 gün boyunca şair, yazar ve akademisyenler olmak üzere bir çok kişiyi konuk edecek. Bunlardan bazıları Doğan Hızlan, Füruzan, Zeynep Oral, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Ataol Behramoğlu, Sennur Sezer, Alev Coşkun, Sevgi Özel, Mine G. Kırıkkanat, Deniz Kavukçuoğlu, Banu Avar, Mustafa Balbay, Server Tanilli, Şükrü Erbaş, Tarık Günersel, Özcan Karabulut, Haluk Gerger, Eugene Schoulgin…

Buraya tıklarsanız ayrıntılı etkinlik programına ulaşabilirsiniz. Fuarda görüşmek dileğiyle.

3 Ocak 2009 Cumartesi

Fotoğraf Yarışması

Anadolu Hayat Emekliliğin düzenlediği fotoğraf yarışması çarptı gözüme..

Ayrıntılar burada: Kadın Gözüyle Hayattan Kareler '09